Gavs Hz nin Hazne Dönemi

Şah-ı Hazne (k.s.)'ye bağlanıncaya kadar imanını tehlikede gören Gavs (k.s.) bağlandıktan sonra tamamen kendi istek ve arzusundan vazgeçmiştir. Hayatının bu ikinci döneminde mürşidinin istek ve emrini eksiksiz yerine getirmek için kendisini mürşidinin yoluna adamıştır. Hazne'deki günlerini mübarek şöyle anlattı:
- Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şah-ı Hazne (k.s.) bize hiç iltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zamanda bile ancak birkaç söz söylerdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile üzüntülü bir haldeydim. O sırada Şah-ı Hazne (k.s.) bize şöyle sohbet yaptı; "Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyz ve himmet alabilme özelliğine sahip olduğu zaman mürşid; o müride zahiren iltifat etmez."

Şah-ı Hazne (k.s.) bu sohbeti yaptığı zaman kalbim genişledi, gönlüm sakinleşti, vesvese de gitti. Ben de öylesine güçlü bir yakin hâsıl oldu ki; "Allah'a sonsuz hamdü sena olsun dedim." Şah-ı Hazne (k.s.) durumumuzu biliyormuş. Şeyhimin bu büyüklüğü beni hizmete şevketti. Şöyle ki Hazne'de bulunduğum sürece bazı zamanlar zaten temiz olan Şah-ı Hazne (k.s.)' nin evinin iç ve dış temizliklerini yapardım. Sonraları sofilerin yemek tabaklarını, tekkenin diğer temizlik işlerini herkes uykuda iken yalnız ve sessizce yapmağa çalışırdım. Karınca kararınca vaktimizi iyi değerlendirip, hizmetle meşgul iken, etrafımdakilere bakıyordum, sanki hepsi birer veli, ben ise tamamen günaha batmış biriydim. Şah-ı Hazne (k.s.)'nin bağlıları arasına ben lâyık değilim. Bu duygu ve düşüncelerin ardı sıra beni şöyle bir hâl kapladı. "Nereye gidersem gideyim, mülk Allah'ındır. Allah'tan başka; hidayete erdirici, Şah-ı Hazne (k.s.)'den başka benim için mürşit yoktur." Bu hâl beni rahatlattı, yine hizmetime devam ettim. Bir zaman sonra tekrar beni eski düşünceler sardı. "Ben bu kişilerin arasına lâyık bir müslüman değilim, artık buralardan gideyim" dedim. Şah-ı Hazne (k.s.) yatsı namazını kılıp evine giderken ben de peşinden gittim. Beni görünce durdu,
- Bir sorunun mu var?" dedi.
- Evet kurban, sorunum var" deyince;
- Söyle bakalım nedir? diye sordu.
- Kurban, gönlüme buralardan gitmek düşüncesi geliyor.
- Gitsen nereye gideceksin?
- Kurban, başımı alıp gideceğim, nefsime bakıp, kendimi Müslüman olarak görmüyorum? Bu haldeki bir kişinin böyle Müslümanlar arasında ne işi var? Ben buraya lâyık değilim.

Şah-ı Hazne (k.s.) yüzünü benden çevirip farsça olarak şu beyiti okudu;
"Tâ kâfir neşevi, mü'min neşevi." Yani "kâfir olunmadan mümin olunmaz" demek istedi. İnsan kendi nefsini kâfirinkinden daha aşağı bilmezse hakiki mü'min olamaz.
Şah-ı Hazne (k.s.)'nin sözlerinin bereketiyle havâtır ve düşünceler bende kayboldu.

Şah-ı Hazne (k.s.)'nin dergâhında, hizmet ederken bir emir geldi. "Bütün sofiler pamuk çırpısı toplasın!", ben niyet ettim; "Ya Rabbi inşallah ben de sofilerden sayılırım." Bu niyet ve düşünceyle ben de sofilerin içerisinde gittim.

Ertesi gün tekrar emir geldi. "Hocalar çırpı toplamaya gitsin." Ben aynı niyetle; "Hocalardan sayılırız inşallah" diyerek gittim. Başka bir gün de "Talebeler çırpı toplasın" diye emir geldi. Ben yine aynı niyet ile gittim. Yine bir başka günde "köy halkı çırpı toplamaya gitsin" dendi. Ben "İnşallah Şah-ı Hazne'nin köy halkından sayılayım." diyerek gittim. Bu çalışmalardan sonra parmağım yara olmuştu. Şiddetli acı duyuyordum. O akşam bir kilim birde hasır alıp, sofilerin ayakucuna yattım. Biraz sonra bir sofi gelip, kilimi üzerimden aldı. "Şah-ı Hazne'nin sofisidir, benden daha çok ihtiyacı vardır" deyip uyumaya çalıştım. Parmağımdaki acıdan uyuyamıyordum. Bir zaman sonra bir sofi daha geldi, hasırı almaya çalışıyordu, ben de "Şah-ı Hazne (k.s.)'nin sofisidir daha fazla ihtiyacı vardır düşüncesiyle kendimi uyuyormuş gibi yapıp, vücudumu döndürdüm. 0 da hasırı hemen çekip aldı. Kuru bir zemin üzerinde "ben bu kapıya lâyık değilim' deyip üzüntülü bir şekilde sabahı ettim.

Her anını mürşidine hizmette geçirmek isteyen Gavs Hazretleri Şah-ı Hazne (k.s.)'nin aşk ve muhabbeti ile o kadar yoğrulmuştu ki her şeyi Allah'ın izni ile Şah-ı Hazne (k.s.)'nin himmeti olarak bilirdi.

Gavs (k.s.) önceleri Hazret'i (k.s.) tanıyıp O'na bağlanmış, daha sonraları da Ahmed'ül Haz-nevi (Şah-ı Hazne) Hazretlerini tanıyarak onun yanında amelini bitimiş ve hilâfetini de O'ndan almıştır.

Gavs (k.s.) kendi durumunu şöyle anlatıyor: Şah-ı Hazne'ye (k.s.) ilk bağlandığım an, gönlüm bir türlü Hazret'i bırakmadı. Onun için de teslim olamadım. Bir müddet böyle devam etti, sonraları Şah-ı Hazne (k.s.) beni fethetti, bana Hazret'i (k.s.) unutturdu. Şah-ı Hazne'nin meclisinde saatlerce oturup sohbet dinlesem aklımda hiçbir şey kalmazdı.

Peygamber (a.s.) buyuruyor: "Kim bir şeyi severse, ondan çok bahseder." Biz de Şah-ı Hazne (k.s.)'yi çok sevdiğimiz için devamlı ondan bahsediyoruz. Bizim bütün maddi ve manevi varlığımız Şah-ı Hazne’nindir. O'nun tasarrufu olmazsa bir şey yapamayız. Allahu Teâlâ bana bin yıl ömür verseydi, ben ömrümü Şah-ı Hazne (k.s.)'nin yanında geçirmek isterdim. Çünkü O'nun himmet ve bereketi ile Allah'ın (c.c) azametini bir nebze olsun anlayabildim.
Şah-ı Hazne (k.s.)'nin yanında İmam-ı Rabbani (k.s.) gibi büyükler amel etseydi, Şah-ı Hazne (k.s.)'nin büyüklüğü daha iyi anlaşılırdı. Ne yazık ki onun eline bizim gibi âciz ve fakir kimseler geçmiştir. Bizim gibilerden ne yetişir? Şah-ı Hazne (k.s.) ile bizim halimiz Şeyh Sâdi Şirâzi (k.s.)'nin şu beytinde ifade ettiği gibidir:
'Gerçi nıstı rengu taamu boyem. Ahır men gıyabı bağı oyem" Yani gülün yanında biten ota birisi; "Ey ot! Seninle bu gül arasında ne gibi bir ilgi ve yakınlık var ki, onun yanında bitmişsin?" diye sorduğu zaman, ot "Gerçi rengim, kokum ve tadım yoktur, ama ben, gül bahçesinde biten ot olduğum için faziletim vardır." der.

Yukarıda belirtildiği gibi, bizde kemâlât yok ama Şah-ı Hazne (k.s.)'nin bahçesinde büyüdük, bizim faziletimiz bu kadar.
Demirci ne kadar usta olursa olsun, demir iyi olmazsa; ondan kılıç yapamaz. Tıpkı böyle, bizde kaabiliyet yoktur, Şah-ı Hazne (k.s.) ne yapsın?
Bakınız Molla Ahmed şu beytini sanki Şahı Hazne (k.s.) hakkında söylemiş; "Mustafa hüsn-ü cemâli süretâ hal u hatâ Mateleuna gayr-ı harfin lâ ve Kuran mecid" "Benli ve hareli yüzü güzellik ve cemâlin mushafı gibidir. Sânı yüce Kur'an'a and ederim ki; biz o mushafta 'Lâ'dan başkasını okuyamadık." Bu Şah-ı Hazne (k.s.) bir harfden başka anlamadık. O harf ise "lâ" (yok) harfidir.

Ben Hazne'de hizmet ederken Şeyh Muhammed Arbovi (k.s.) gelip;
- Beraber Hacc'a gidelim dedi, ben
- Param yoktur, gelemem dedim. Dedi ki;
- Sen rüyasında Peygamber (a.s.)'i görüp uyandığı zaman ben sahabe oldum, diyen kişiye benziyorsun, dedi.
Ben bu söze üstada hürmeten bir şey demedim. Ama Allah'a yemin ederim ki, ben mürşidimin bir nazarını onun Hacc'ı gibi bin Hacc'a değişmem. Ben çok defa şahit oldum ki. Hacc'a giden bazı kişiler Hazne'ye gelip Şah-ı gördükleri zaman, varlıklarını tekkeye bağışlayıp, Hacc farizasından vazgeçip, tövbe ve tarikat alarak geri dönerlerdi.

Bütün amellerden maksat Allah (c.c.)'tır. Benim kanaatimce Hazne yakınında üzerine toz değen kişiyi cehennem ateşi yakmaz. Karşı çıkar-sanız size derim ki; Peygamber (s.a.v.) bir harp dönüşü buyuruyor; "Siz küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz." Sahabe-i Kiram (r.a.) itiraz ettiler. Âmir Peygamber (s.a.v.); "Evet, o cihad, nefis ve şeytanla olandır." buyurdu. Diğer bir hadisi şerifte; "Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı bir kişide bulunmaz" buyurmuştur.

Hazne yolculuğundan çeşitli zorluklara katlanan bir insanın niyeti; nefis ve şeytanın esiri olmayıp, sâlih bir Müslümanlık içindir, bu gayret, "cihadı ekber" dir. Benim kanaatimce Şah-ı Hazne (k.s.)'nin ekmeğini yiyen cehenneme girmeyecektir. Eğer benim yetmiş senelik amelim olsa Şah-ı Hazne (k.s.)'nin ekmeğini amelimden üstün tutarım.

Bir gün Şah (k.s.) emir buyurdu; "Hocalar bahçeye çıkıp, gezip meyve yesinler." Ben de bahçeye gittim, baktım; mollalar meyvelerin tozunu yıkayıp da yiyorlar. Bu duruma şaşırarak onlara; "Yazık, yazık, Şah-ı Hazne (k.s)'nin malını olduğu gibi yiyin." dedim.

Şah-ı Hazne (k.s.)'ye böyle çok hürmet ve saygı besleyen Gavs (k.s.) aynı hürmeti şeyhinin evlâdı Şeyh Alâaddin'e, Şeyh İzzeddin'e de gös-terirdi. Hastalığının şiddetli olduğu bir günde; bir sofi gelip "Kurban, artık Şeyh İzzeddin de teveccüh yapıyor" dedi. Bu habere oldukça sevinen Gavs (k.s.) renkten renge girerek "Elhamdülillah, ben artık iyi oldum. Bu haber bana dertlerimi unutturdu," dedi.

Gavs (k.s.), ziyarete gelip giden olmadığı zaman hemen Telmaruf'a haber gönderip, Şah'ın aile efradını, ayrıca ürünlerinin iyi olup olmadığını araştırırdı. Aynı hürmet ve saygıyı Hazret (k.s.) 'in ailesine de gösterirdi.

Birgün bir tarlanın yanından giderken, arkadaşlarından birisi; "Kurban bu tarla Hazret (k.s.)'in ailesine aittir." der. Bu sözü duyar duymaz Gavs (k.s.) hemen binitinden inip "Hazret'in hizmetçileri buradan yaya olarak gidip gelmişlerdir, biz de yaya gidelim" der. Tarladan tamamen uzaklaşıncaya kadar, mübarek yoluna yaya olarak devam eder. Yolları üzerinde rastladıkları bir sofi; "Efendim, Hazret, şu görünen taşın üzerine basıp ata binerdi" der. Gavs (k.s.) hemen Hazret'e hürmeten gidip taşı öper, orada rabıta yapıp aynı hürmet ve saygı ile ayrılır.
Bir gün Gavs (k.s.)'ın evine Şah-ı Hazne (k.s.)'nin çocuklarından birisi misafir gelir. Gavs (k.s.) hemen güzelce bir yer ayarlar ve hizmetine de kendi evlâdından birisini verir. Gavs (k.s.) kendisini ziyarete gelen sofilerle işi bittiği zaman hemen Şah'ın çocuğunun yanına gelip, görevlendirdiği evlâdına; "Artık senin işin bitti, bırak bu hizmeti ben yapacağım" der. Mübarek, şeyhinin evlâdının ikâmet ettiği yerin kapısında oturup, uzun zaman rabıta yapar.