İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Eshâbı Kehfin köpeği. Köpek olması münasebetiyle haram, necisül-ayndır(şafiilere göre). Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak lâzım gelir. Çünkü haramdır. Fakat iyilerle kaldığı için, Allah-u Teâlâ onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necisül-ayn olduğu halde cennetlik oldu ve cennette de iyilerle beraber bulunacak.
Halbuki Nuh Peygamberin oğlu, Ulü'l-azm bir Peygamber oğlu olduğu halde kâfirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Rabbü'l-Alemîn de onu kâfirler zümresinden yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kâfirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine, imansız olarak gitti ve cehennemlik oldu. Öte taraftan haram olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.Bu mevzuda Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor:
İnsan her kimi seviyorsa (Kıyamette de) onunla beraber (haşr olacak kiminle arkadaşsa Haşirde de onunla arkadaş) olacaktır.Öyleyse kimlerle arkadaş olmamız lâzım geldiğini, kimleri sevmemiz icap ettiğini bilmemiz lâzım; dolayısıyla Hazret'i sevmemiz, şeyhleri sevmemiz, Sâdât'ı sevmemiz lâzımdır ki, Kıyamet gününde de onlarla beraber olup sevdiğimizden menfaat görmüş olalım.Düşmanlarına bile iyilik yapan, onlara ihsanlarda bulunan Rabbü'l Alemîn çok büyüktür. Kâfirler ki Allah'ın münkirleridir, Alllah'ı inkâr ederler, dolayısıyla Allah'ın düşmanlarıdırlar, onlara bile iyilik eden, mal veren, evlât veren, dünya keyfi ve zevki veren Rabbül Alemin nasıl olur da dostlarına, yüzünü Allah'a çevirip onu seven kimselere iyilikte bulunmaz, onlara nimetler verip ihsan etmez?
İnsan kendisine fenalık eden, düşmanlık yapan kimselere, elinden geldiği kadar kötülük yapmak ister. Halbuki çok büyük olan Allah-u Teâlâ kendisini inkâr eden düşmanlarına bile ihsanlarda bulunurken, tabii ki dostlarına da ihsanlarda bulunacak, yüzünü ona çevirip onu sevenlere de ikramlarda bulunacaktır.Her kim ki, Allah'a doğru bir adım atarsa, Allah'da ona on adım yaklaşır. Her kim ki yüzünü Allah'a döndürürse Allah'da ona yüzünü döndürür. Fakat her kim Allah'a sırt çevirirse, şüphesiz Allah da ona sırt çevirir. Demek ki her şey insanın elindedir. Çünkü Allah-u Tealâ insana cüz'î ihtiyar vermiş ve doğru yolu da göstermiştir. Doğru yolu tutup o yoldan giden herkes Allah'a kavuşur. Fakat eğri yoldan giden kimse ise kendini helak etmiş olur. Haşa Allah kimseye kötülük yapmaz. Hâşâ Allah kimseye zulmetmez. İnsan kendi nefsine zulüm yapmakta, kendi nefsine kötülük etmektedir.
Dünya ve âhirette olan her şeyin, hatırı için yaratıldığı Peygamber (s.a.v) her an için tâât ve ibadette bulunurdu. Peygamber (s.a.v) o kadar büyük halk edilmiştir ki, O'nun şefaati olmazsa Kıyamet günü hiçbir Peygamber bile cennete giremez. Hal böyle iken O'nun şefaati olmadan başkaları nasıl cennete girebilir? Bütün cennete girecekler ancak ve ancak O'nun şefaati neticesi cennette girebilecekterdir. İşte bu kadar mükerrem yaratılmış olan Peygamber (s.a.v) devamlı olarak Allah'a tâât ve İbadette bulunurdu. O kadar ibadet ederdi ki, ibadetinin çokluğundan mübarek dizleri şişerdi. Bununla beraber Rabbü'l-Âlemîn:
"Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et."...diye buyurmuştu. Bu hitap Peygamber ve şahsında bütün ümmete gelmektedir. Demek ki biz ümmet-i Peygamber (s.a.v) de Allah'ın emrettiği ve Peygamber (s.a.v)'in tebliğ ettiği şekilde hareket etmemiz lâzımdır.
Öyleyse insan bu çok azîz ve kıymetli ömrünü Allah yolunda, Allah rızası uğrunda harcamazsa, salih amellerle tüketmezse çok yazık etmiş Olur. Çünkü insanın bu kadar kıymet verdiği aziz ömrü, mutlaka ihtiyarlık gelip, hastalık gelip tükenecek, neticede de toprağın altına girecektir. Sonu böyle olunca, artık insan ömrünün ne kıymeti kalır? İnsan, ancak yüzünü Allah'a çevirip, O'nun dostluğunu kazanmak suretiyle ömrünü değerlendirebilir. Allah'ın fazlından nihayetsiz istifade eder, dünyada da rahat eder kabirde de rahat eder, haşirde de rahat eder ve nihayet cennette ebedi rahata kavuşur.
Allah'ın emrine uymayan ise ebedi olarak zahmet çeker. İnsanın aklı vardır, deli değildir. Dünya işlerinde kimse insanı kolay kolay kandıramaz. Kimse kolay kolay hile yapamaz insana. Halbuki ahiret işinde çabuk aldanıyor. Şeytan hileler yaparak çok çabuk insanı kandırabiliyor. İnsanın Allah yolunda da akıllı olması icap eder. Nasıl dünya muamelesinde insan aldatılamıyorsa ahiret işinde de aldatılmamalıdır. Yüzünü Allah'a döndürmeyen kimse aslında delidir. Halbuki insan kendini çok akıllı zannetmektedir.
Bir zamanlar bir padişah vardı. Çok muazzam, mükellef bir köşk yaptırmıştı. İçini her türlü dünya süsleriyle, ziynetleriye donatmıştı. Bir gün o taraflara Allah dostlarından birinin yolu düştü. Padişah ihtimamla yaptırdığı sarayını Allah dostuna da göstermiş, o Allah dostunu da sarayında gezdirmiş ve sormuştu: "Nasıl, sarayım güzel olmuş mu? Beğendin mi sarayımı? Allah dostu ona şu cevabı vermişti: "Padişahım, sarayında iki büyük ayıp var. Ben iki büyük ayıp gördüm sarayında." Padişah bu cevaba sinirlenmiş, kızmış: "Nasıl olur da sarayımda iki ayıp görebiliyorsun? Ben hiçbir noksan bırakmadım. Onu dünyanın altın ve gümüşlerini harcayarak süsledim. Senelerce emek verip bütün gücümü bu sarayın yapımında kullandım. Sen ise iki büyük ayıp gördüğünü söylüyorsun." Allah dostu olan zat cevaben, "Darılmayın padişahım. Sizin sarayınızda gerçekten iki büyük ayıp vardır. Birincisi, yapılan saray birgün yıkılacak; bunca emek boşa gidecek. İkincisi ise bu sarayı binbir ihtimamla yapan zat da nihayet ölecek; sarayı bırakıp gidecek." deyince, padişah o zaman hakikati görebilmiş, başlamış ağlamaya. "Çok doğru diyorsun" demiş. "Gözümüz kör olmuştu, böyle bir gerçeği göremedik. O köşk, o saray yıkılacak. Sonunda toprağa karışacak. Ne kıymeti olabilir? Ve o saray ki yaptıran sahibi ölecek. Artık o neye yarar? Hakikat böyledir. Biz bu iki büyük ayıbını malesef görememişiz."
Şeyh Fethuilah Verkanisî (k.s) iki kardeştiler. Bir kendisi, diğeri kardeşi Şehmuz. Şeyh Fethullah kendisine yol olarak ilim tahsilini seçti. Medreseye gitti. Daha sonra Seyda-i Tâğî Hazretlerine gidip ona intisap etti. Seydaya hizmette bulunarak sâdâtı Nakşibendî'nin arasına karıştı. Sâdât-ı Nakşibendî olduğu içindir ki, kıyamete kadar, bu tarikatı-Nakşibendî durduğu müddetçe, onun amel defteri kapanmayacak; kıyamete kadar ismi anılacak, kazancı yazılmaya devam edecek.
Kardeşi Şehmuz ise aksine dünyaya yöneldi. O da dünya cihetinden ilerledi. O kadar zengin oldu ki, her vilayette bir mağazasını bulmak mümkündü. Bankalarda o zamanın parasıyla, banknot hariç kırkbin altını vardı. Bu kadar zengindi. Fakat sonunda, bu kadar zenginliğe rağmen, kıtlık yıllarında açlıktan öldü. Hatta kefen alacak para bulamadıklarından yorganının yüzünü söküp ona kefen yaptılar. Bugün için ismi kayboldu. Hiç kimse Şehmuz diye birinin yaşayıp yaşamadığını bilmemektedir. İşte dünyanın sonu. Dünyaya bel bağlamanın neticesi. Bunca zenginliği kendisine fayda vermediği gibi, öldüğü zaman kefen bile bulamadı.
Kardeşi Şeyh Fethullah ise yüzünü Allah'a çevirdiği için Allah O'na kerem etti, lütfetti ve O'nu sâdât-ı nakşibendinin arasına aldı. Kıyamete kadar ismi anılacak. Her gün O'na belki onbin, belki de yirmibin Fatiha okunmaktadır. Nakşibendî yolu olduğu müddetçe, tâ kıyamete kadar böylece devam edecektir.
İşte böyle, Allah yolunda gidenlerin zahmetleri kaybolmaz. Dünyada da, âhirette de zahmetleri boşa gitmez. Menfaatleri, ticaretleri ebedü'l-ebed devam eder.
Keşif ehli bir kimse bir gün Gavs-ı Hizani'ye (k.s) gelip, "Kurban, kabristanımızda hıristiyanlar vardır." demiş; Gavs "Nasıl, hıristiyan var." deyince, "Kurban kabristanda yüzleri değil de sırtları Kıbleye çevrilmiş olan mevtalar gördüm." karşılığını almış. Gavs (k.s) tebessüm ederek, "Hayır, onlar kâfir değil müslümandırlar. Onların dünyaya karşı aşırı muhabbetleri olduğu için, melekler onların yüzünü Kıbleden çevirip sırtlarını Kıbleye getirdiler. Dünyaya olan muhabbetleri yüzünden öyle oldular." buyurmuştur.
İnsanın sevgisinin tamamı Allah olmalı, Allah'an gayri hiçbir şeye muhabbet beslememelidir. Çünkü Allah-u Teâlâ yalnız kendisinin sevilmesini, yalnız Zâtına muhabbet edilmesini arzu eder. Başka şeyin sevilmesine, başka şeye muhabbet beslenilmesine asla razı değildir.
Ancak Allah muhabbeti, Allah dostluğu, Allah sevgisi kazanıldıktan sonra insan her şeyden yana rahata kavuşur. Dünyada rahat olur; kabirde rahat olur; haşirde rahat olur, her şey, her şey rahat olur. Ebedî olarak rahata kavuşulur.
Kazançların en karlısı Allah dostluğudur. Yüzünü Allah'a çevirip Allah dostluğu kazanan kimseye eziyet olmaz.
Nemrud'un ateşe atıp yakmak istediği İbrahim Peygamber (a.s.)'de Allah dostlarındandı. Nemrut dağlar kadar odun yığmış, ateş yakmıştı. Öyle bir ateş ki kimse yanaşmaya muktedir değildi. Onun için dağda bir mancınık kurup Hz. İbrahim'i mancınıkla ateşe attılar. İbrahim Peygamber ateşe atıldığı sırada Cenab-ı Hak, cennetten bir taht getirtip ateşin içine kurdurdu. İbrahim (a.s.).ateşin içinde oturdu da asla ateş O'nu yakamadı. Çünkü Rabbü'l-Âlemîn ateşe (Biz ateşe "Ey ateş, İbrahim'e selametli bir serinlik ol" dedik) (Enbiya: 79) diye emir buyurmuştu ateş de yakamadı. Zaten yakan ateş değil ki. Yakan Allah'tır, ateş ise Rabbü'l-Âlemîn'in vazifeli bir memurudur. Eğer ateş yakıcı olsaydı Hz. İbrahim'i de yakardı. Çünkü O'da etten, kemikten, sinirden yaratılmıştı. Bizim gibi bir insandı. Eğer ateş yakıcı olsa cehennem zebanilerini de yakması lazım gelir. Halbuki vazifeli olan zebaniler devamlı cehennem'de ateştedirler. Ama ateş onlara zerre kadar zarar veremez. Rahatsız edemez onları. Demek ki yakan ateş değildir. Ateş ancak almış olduğu emre göre hareket eden bir memurdur sadece.
Mesela, Seyyid Ahmed Er-Rufâî (k.s.) Hazretlerinin tarikatinde olan müridleri de yanan tandırın içine girerler, fakat ateşten zarar görmezlerdi.