Geçmiş zamanda fakir, dünya malı olarak bir şeye malik olmayan bir papaz vardı. Bu şeyhler ne yapıyorlar? Halkı kandırıp zengin oluyorlar. Ben de kimsenin tanımayacağı uzak bir memlekete gideyim. Kendimi şeyh olarak tanıtayım. Böylece zengin olurum diye düşünüyor. Hemen tasavvuf kitaplarını temin ediyor. Tarikat adablarını okuyor. Nasıl hatme yapılır, nasıl teveccüh yapılır, hepsini öğreniyor. Adab ve talimatları ezberliyor. Ve kalkıp kendinin tanınmayacağı bir memlekete gidip kendini şeyh olarak tanıtarak tarikat vermeye başlıyor. Hatme, teveccüh, tâlim ve âdab derken etrafına çok kalabalık birikiyor.
Kendisine muhabbet ve bağlılığı çok fazla olan bir dükkân sahibi tüccar varmış. Papaz da onun sık sık ziyaretine gidermiş. Bu tüccar verilen vazifeleri yapıyor, samimi olarak çalışıyor ve nihayet keşfi açılıyor. Bir gün virdini çekmiş rabıtadayken, hele bir bakayım şeyhimin Allah yanında mertebesi ne kadar yücedir, diye Levhi Mahfuza nazar ediyor bir de ne görsün? Bunca zaman hizmet ettiği şeyhi orada müslüman değil, keşiş olarak yazılır. Derhal şeyhine karşı kalbi soğuyor. Muhabbeti kesiliyor. Hergün kendisine uğrayan hürmet ve saygı gösteren şeyhi o günden sonraki ziyaretlerinde bakar ki tüccar hiç hürmet göstermiyor, âdabı falan terk etmiş. Dayanamaz: "Bana karşı soğuk davranıyorsun, muhabbetin kalmamış, bunun sebebi nedir?" diye ısrar eder. Tüccar evvelâ söylemek istemez, fakat ısrar karşısında hakikati söyler: "Benim dinimde kâfire hürmet yoktur. Allah'ın inâyetiyle keşfim, kerametim açıldı, Levhi Mahfuza şeyhimin makamına bakayım, dedim. Baktım, seni orada papaz olarak gördüm. Kâfire hürmet caiz olmadığı için sana hizmet etmiyorum." Papaz donup kalıyor.
"Burada benimi papaz olduğumu bilen hiç kimse yok. Bunu bildiğine göre senin keşfin haktır. Müslümanlık da hak dindir." diyerek Kelime-i Şehâdet getirip müslüman oluyor. "Ben zannediyordum ki şeyhler bu dünya malı için şeyhlik yapıyorlar, milleti kandırıyorlar. Onun için ben de şeyhlik yaparım diye düşündüm. Tarikat adabını öğrenip kendime şeyhlik tasarlamakla bu işin olacağını zannediyordum. Halbuki bu işte hakikat vardır ve islâmiyet hak dindir. Tarikat-ı Nakşibendîye de hak ve müstakim bir yoldur." deyip islâmiyeti kabul ediyor.
Nakşibendi Tarikatı hakiki bir tarikattır. Bundan istifade edip gayeye ulaşmak da ancak tarikata uymayan şeylerden kaçınmak, tarikatın yolundan gitmek ve Allah'a ulaşmayı hedef edinmekle mümkündür. Bu da ancak mânevi kuvvetle, sâdâtın himmeti ve nazarlarıyla olur. Amelinin kuvvetiyle hedefe kimse ulaşamaz. Daha henüz tarikata girmeden bile insanda değişmeler olmaya başlar. Allah muhabbeti hasıl olur. Rabbü'l-Alemin Hazretleri'nin sevgisi kalblere dolmaya başlar. Kalbler dünyadan koparak, Allah'a Allah yoluna yönelir. Fakat ne zaman ki tarikata girilirse bu haller o zaman daha da pekişir, kuvvetlenir. Bütün bu değişmeler sohbet kuvvetiyle, zahirî kuvvetle değil, ancak ve ancak manevi kuvvetle, sâdâtın himmeti ve Nakşibendî Tarikatı'nın bereketiyle meydana gelir.
İnsan hakikî olarak tarikata girdikten, hakikî olarak tevbe edip pişman olduktan sonra, derhal dünya muhabbetinin kesildiğini eski tamah, buğz ve düşmanlık hallerinin kalmadığını, eski fiil ve hareketlerinin terk edildiğini görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini farkeder. Tövbe edip tarikata giren a kimsenin huyu değişir; halim olur, sabır ehli olur, kendisinden hakikî muhabbet zuhuru gelir. Allah'a kulluk, tâât tatlı olmaya başlar, işte bütün bu değişmeler ancak manevî kuvvetle olabilir, zahirî kuvvetle değil. Çok güzel vaaz ve nasihat edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler. Fakat hiçbir tesîr icra edemezler. Cemaat dağıldıktan sonra sanki hiç o vaaz ve nasihati dinlememişler gibi cemaatte değişme olmaz. Eğer zahirî kuvvetle irşad işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icab ederdi. İşte bunlar gösteriyor ki, Nakşibendi'lerdeki değişmeler, düzelmeler bir manevî tasarrufun neticesidir. Zahirî tasarrufla değildir. Gavs (k.s.a.) buyurdu. Gavs-ı Hizanî'den bahsederek, O'nun sohbetleri yok denecek kadar azdı, çok ender sohbet ederdi. Fakat manevî tasarrufunun çokluğundan cematinin hemen hepsi Allah aşkı, cezbe ve muhabbet içinde bulunurlardı. Zahirî tasarrufla olsaydı bunların olmaması icab ederdî. Demek ki manevî tasarrufla olmaktadır.
İnsanın Allah'a, bu Nakşibendî Tarikatı'nı nasib ettiği için, insanı vasıta kıldığı için çok hamd ve şükür etmesi lazım gelir. İnsan gerçekleri ancak bu Tarikata girdikten sonra görebiliyor. Nakşibendî Tarikatı'nda olanlar, özellikle tarikatta olmayanlara baktığı zaman, onların bu helâldir, şu helâl değil, diye tefrik etmeden önlerine ne gelirse, hoşlarına ne giderse, almakta ve yapmakta olduklarını görüp şeriat ve tarikattan, onların emirlerinden haberlerinin hiç olmadığını müşahede ediyor. Fakat insan tarikata girdikten sonra bunlardan uzaklaştığını görüp hissettiği için Allah'a çok şükür ve hamd etmesi lâzımdır. Çünkü Cenab-ı Hak bu tarikatı âlîyeyi kendisine nasip edip kurtuluşuna sebep kılmıştır.
İnsanın, tarikatın kıymetini bilip verilen vazifelere devam etmesi, atalet göstermemesi lâzımdır ki Allah-u Teâlâ vermiş olduğu nimetleri geri almasın. Rabbü'l-Âlemîn verdiği nimetin kıymetini bilmiyenlerin elinden alır. Nasıl ki Allah-u Teâlâ bir yerden insana rızkını verdi mi, ona riayet edip o işe sarılması lâzımdır ki işini kaybetmesin, Rabbbü'l-Âlemîn onun rızkını kesmesin. İşte Allah yolu da aynen böyledir. İnsan bîr yerden bir menfaaat görürse ona devam etmesi lâzımdır ki Allah-u Teâlâ elinden almasın. Buna göre kişi Müslümanlığını ziyadeleştirmesi, günahlardan kendini daha çok koruması, Allah'ın vermiş olduğu nimetleri unutmaması, amellerinde gevşeklik yapmayıp bilakis onu görüden güne ziyadeleştirmesi icab eder.
Muhabbetin artması için ne lazımsa onu yapmak, tembellik etmemek gerekir. İnsanın Müslüman Kardeşlerini kaybetmemesi ve Allah bahsi, sâdâtın sohbetinin yapıldığı yerlerde dolaşması lâzımdır.
Bir gün Gavs (k.s.a) sohbetinde buyurdu: "Bir yerde bir cemaat oldu mu hemen melâike oraya gelir, bakarlar. Şayet Allah bahsi yapılıyorsa onlar dualarda bulunurlar. Yok eğer Allah bahsi yapılmıyorsa o cemaatten nefret ederek, "Eğer siz Allah'a kul olsaydınız, O'nun bahsini yapardınız. Eğer siz Allah aşığı olsaydınız maşukunuzu anardınız" der ve oradan uzaklaşırlar."
Bu gerçeklerin ışığında artık insanın Allah (c.c) bahsi yapılan yerlere gitmesi, Allah'ın anılmadığı yerlerden de uzaklaşması lâzımdır ki, meleklerin nefreti üzerlerine olmasın. İnsanın, Allah'ın rahmetinden ve meleklerin duasından istifade etmesi için Allah'ın anıldığı yerleri dolaşması, onlara devam etmesi lâzımdır.
Bir seferinde Gavs (ksa) sohbetlerinde buyurdular ki: "Hazret sohbet aşığıydı. Her zaman sohbet ederdi. Sohbet edecek kimseyi bulamayınca beş-altı yaşları arasındaki çocukları toplar, dizlerinin üzerine oturtarak onlara Allah'ın ve sâdâtın sohbetini yapardı. Hanımı kendisine bir seferinde sormuş. "Kurban demiş, insan senin için taaccüp ediyor. Üç yaşındaki altı yaşındaki çocuk bu sohbetlerden ne anlıyor ki onları etrafına topluyorsun." Hazret, cevaben: "Ben de biliyorum birşey anlamazlar, ama benim gayem sohbet edip nazil olan Allah'ın rahmetinden, bereketinden ve sâdâtın himmetinden istifade etmektir. Zaten sohbetteki gaye sohbet sırasında Allah ve sâdât anıldığı zaman nazil olan ilâhî rahmetten, ilâhî bereketten, sâdâtın himmet ve nazarlarından istifade etmektir. Menfaat sohbetin kendisinde değildir." dedi.
Bu Nakşibendî yolunda olanların tamamı Maksud-i Bizzat içindir. Peygamber (s.a.v) şeriatı içindir. Nakşibendî Tarikatı'nda ve diğer tarikatlarda tek gaye, Allah ve Resûlü'nün sözünden çıkmamak, Peygamber'in (s.a.v) şeriatine tam ittiba ederek Allah'ın rızasını kazanmaktır. Şu husus bilinmelidir ki, maksud tarikat değil, maksud Allah'ın Zatı, Allah'ın dostluğudur. Bütün düşünce Allah ve Resûlü'nün emirlerine uyarak maksudunu Allah'ın Zatı yapmaktır. Bu da ancak Allah'ın emirlerine uymakla olur. Allah'ın emirlerinden asla çıkmamaya gayret edilmelidir. Çünkü tek gaye, maksud odur.
Bunları elde etmenin tek yolu kendini çok muhafaza ederek Allah'ın emrine muhalefette bulunmamak, kendinden günah sudur etmemesine dikkat etmektir. İnsanın Allah yolundan, hakikat yolundan çıkmaması lâzımdır, işte bunlara titizlikle riâyet edilirse Allah rızası o zaman meydana gelir. Rabbü'l Âlemîn o zaman insandan razı olur. Allah rızası elde edilince insanın bütün işleri hallolmuş olur.
Bütün gayeler, tarikat ve diğer çalışmalardaki bütün gayeler yalnız ve yalnız Allah rızası içindir. Maksudi Bizzat içindir. Maksud Allah'ın (c.c) Zatı ve talep O'nun rızasıdır.
Allah rızası, ancak emirlerine tam itaat etmekle, muhaleflet etmemekle, nasıl emretmişse harfiyyen tatbik etmekle kazanılır. Ve o kazanıldıktan sonra insanda hiçbir noksanlık kalmaz. Nasıl kalır ki: Allah (c.c) ona dost, o da Allah'a (c.c) dost olmuş olur.
Şu bilinmelidir ki, Allah-u Teâlâ'nın insanın ibadetine, tâatına asla ihtiyacı yoktur. (Hâşâ) Rabbü'l-Âlemîn onlarla ne büyük, ne de küçük olur. Yapılan bütün amellerde tek maksud Allah'ın rızasıdır. Allah'ın nzası da emirlerine mutlak bir itaat ve sözlerinden dışarıya çıkmamakla olur. Namazdaki, tââtteki, ibadetteki maksud, gaye, menfaat Allah rızasını kazanmak içindir. Bunlar Allah nzası ve Allah dostluğu içindir.
Allah'ın emirlerine muhalefetten azami derecede kaçınılmalıdır. Unutulmamalı ki, Allah'ın namaz, oruç ve diğer ibadetlere hiç ihtiyacı yoktur. Sadece emirlerine itaat için yapılmalıdır. Yasaklarından da, menetmiş olduğu için kaçınılmalıdır. Böylece emretmiş olduklarını yapıp yasaklarından kaçınılmakla Rıza-i ilâhî kazanılmış olur. Bütün gaye bunda, rızada toplanıyor. Çünkü maksud Allah'ın Zatı ve O'nun insandan razı olmasıdır.
Meselâ, insanın birkaç tane oğlu olsa, bunlardan emrine itaat edenini, sözünden çıkmayanını muhakkak ki daha çok sever. Ondan daha çok memnun olur. Diğerleri de evlâttan, ciğerleri olduktarı halde emirlerine muhalefet ettikleri için babaları onları sevmez. Onlardan memnun olmaz. Emrine uyan oğluna daha fazla muhabbette bulunur, ondan daha hoşnut olur, ne kadar iyi şeyler varsa o emrinde olan oğlu için düşünür. Emrinde olmayan evlâttarı için ciğerleri olduğu halde, iyi şeyler düşünmez, icabında onları malından bile mahrum eder. İşte Allah yolunda da durum böyledir. İnsan Allah rızası için çalışıp onu gözetmeli, bütün gaye Allah rızasını tahsil olmalıdır. Eğer Allah insandan razı olursa insana dünyayı da, âhireti de nasip eder. Ne kadar iyi şeyler varsa, cennet dahil hepsini ona ihsan eder. Maksud dünya menfaati değil, âhirettir, Allah sevgisidir. Allah (c.c) insanı severse karşılığını daha ziyade âhirette verir. Dünya malı vermiş veya vermemiş hiç mühim değildir. Allah rızasının karşılığı ahiret mükâfatıdır. Eğer Allah rızasını tahsil etmek nasib olursa, Rabbü'l-Âlemîn onu ebedül ebed maksuduna erdirir, ebedî saadet ihsan eder. Ve nihayet ebedî olarak Cemalullaha kavuşturur.
Hakikî dostluk ve hakikî düşmanlık âhirette meydana çıkar, dünyada pek az bilinir. Esas iyilik ve kötülük âhirette meydana çıkar, bu dünyada iyilik kötülük pek belli olmaz. Onun için insanın muhabbeti dünyaya, dünya nimetlerine olmamalıdır. Eğer sevgisi Allah'a değilse ve kendisi de doğru yolda bulunmuyorsa, dünya muhabbeti onu kurtaramaz. Dünya kötülüklerine karşı insanın tedbir alması lâzımdır. Gerçi takdir Allah'ındır ama insanın da tedbiri elden bırakmaması icab eder. Allah'ın takdiri değişmeyeceği halde insan dünya hayatı için, rızkı için her türlü tedbiri alıyor, âhiret için de elinden gelen tedbiri alması, Allah rızasını kazanmak için ameli salihe devam etmesi lâzımdır.
Eğer insana bazı şeyler keşif ve rüya yoluyla beyan olunursa ve kendisi de buna göre hareket ederse indallahta mes'ul değildir.
Peygamber (s.a.v) buyuruyor:
Günahlardan tövbe eden günah işlememiş gibidir.
Allah'ın tövbe dergâhı her daim açıktır. Sâdâtın himmetleri de çoktur. Şimdi de Gavs'ın himmeti çoktur.
Allah rızası, ancak emirlerine tam itaat etmekle, muhaleflet etm
ALLAH (cc) hu RAZI OLSUN
Rabbü'l-Âlemîn verdiği nimetin kıymetini bilmiyenlerin elinden alır. (cümlesin den )
inşa Allah verilen niğmetlere şükreden ve farkında olan kullarından ayırmasın ki, Gafletten dünya ya meyletmekten Uyarırlar da göre göre kendilerine benzetiliriz de. nimetlere şükretmeyi bilenl oluruz.