İmamı Şafiî'nin Fıkhı

  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.

Şafiî'nin Fıkhı
 
Şafiî, Bağdad'tan Mekke'ye döndükten sonra hocası İmam Mâ­lik ve Irak fıkhını temsil eden Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybâni'ye bağlı kalmamış ve kendine özgü fıkhî bir çığır açmıştır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Şafii, fürû' mes'elelerinin yanında külli kaideleri tesbite yönelmiştir. Bunun içindir ki, İmam Ahmed b. Han­bel onun hakkında şöyle demiştir. «Fıkıh kapısı, ehli üzerine kilitli idi. Nihayet onu Allah Şafii ile açtı. İnsanlar, bu ilim nev'ini, fıkhî çalışmalarda açılan yeni bir kapı olarak kabul ettiler. Bu ilmi, Şa­fii'den önce kimse ortaya koymamıştır. Hattâ 195 H. yılında Şafii bunu ilân ettiği zaman âlimlerin hayranlığını mucip olmuştur. Ebu Ali el-Kerabîsî[1][27] der ki: «Biz ne Kitabı, ne Sünneti, ne de İcma'ı bili­yorduk. Nihayet Kitap, Sünnet ve İcma'ı Şafiî'den öğrendik.» Ebu Sevr el-Kelbî (öl. 240 H.) de şöyle demiştir: «Şafiî, memleketimize relince yanına vardık. O, Aİlâhu Teâlâ, bazan ânımı (genel bir hükmü) zikreder ve bununla hâssı (özel bir şeyi) muradeder; bâzan dalâssı zikreder, bununla da âmmı murad eder, diyordu. Halbuki biz tamları bilmiyorduk. Şafiî'ye sorduk, şöyle cevap verdi: Bakınız lur'ân'da «...İnsanlar sizlere karşı bir ordu topladılar...»[1][28] buyurmaktadır. Buradaki «İnsanlar» dan murat Ebu Süfyan'dır ki, İşte bu hâss'dır. Yine Kur'ân'da: «Ey Peygamber, kadınları boşuyacağınız vakit...»[1][29] buyurmaktadır. Burada da hâss zikredilmiş olduğu halde murat edilen âmm'dır, yâni insanlardır.
İşte görülüyor ki, Şafiî Bağdad'a .geldiği zaman çantası, Bağdadlılarm bilmediği böyle bir ilimle dolu idi. Bu ilmi, kuran, yani usûl-i fokh'ı açıklayan ve esaslarını tesbit eden Şafiî idi. Gerçi O, bu ilmi tamamen yoktan varetmemişti.
Şafiî'nin fıkhını incelerken iki hususu, burada kısaca, belirtme­miz gerekir:
1 — Şafii'nin, fıkhını üzerine bina etliği deliller veya fıkhının kaynakları,
2 — Şafiî'nin usûl-i fıkıh ilmine dair çalışmaları.[1][30]
 
Şafiî Fıkhının Kaynakları[1][31]
 
1, 2- Kîtab Ve Sünnet:
 
îmam Şafiî, fıkhını, beş kaynaktan beslemiştir. Kendisi bunları «el-Unun» adlı kitabında şöyle tesbit etmiştir: «îlim çeşitli tabaka­lara ayrılır: Birincisi, Kitab ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, hak­kında Kitab ve Sünnette bir hüküm bulunamayan mes'eleler üze­rindeki icmâ'dır. Üçüncüsü Peygamber'in sahâbîlerinden bir kısmı­nın söylemiş olduğu sözdür. Burada diğer sahâbilerden onlara mu­halif olanlarm bulunduğunu bilmememiz şarttır. Dördüncüsü, üze­rinde Peygamber (S.A.V)'in sahâbîlerinin ihtilâfa düşmüş oldukla­rı sözdür. Beşincisi Kıyastır. Bu da, Kitab ve Sünnette mevcut olan­dan başka bir şeye dayanmaz. İlim, ancak bu eh üst tabakadan el­de edilir.»[1][32]
Buna göre Şafiî, istinbat mertebelerinin başına nass'ları koy­maktadır. Bunlar da, Kitab ve Sünnettir. Şafiî, Kitab ve Sünneti İs­lâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmekte ve diğer kaynak­ları bunlara dayandırmaktadır. Sahâbîler, görüşlerinde ister ittifak etsinler, ister ihtilâfa düşsünler, Kitab ve Sünnete aykırı hareket edemezler. Hattâ onların görüşleri, ya bir nass sebebiyle Kitab ve Sünnete dayanmakta veya bunlara hamledilmektedir. Keza, icmâ'-da Kitab ve Sünnete dayanmakta ve bunların dışına çıkmamakta­dır. O halde ilim, daima üst kaynaktan alınmaktadır ki bu da Kitab ve Sünnettir.
İmam Şafii'den sonra gelen fakîhlerin Kitabı önce, Sünneti de ikinci olarak zikrettiklerini görüyorUz. Keza, Şafiî'den önce Ebu Hanîfe'nin de delil olarak önce Kitabı kabul ettiğini, Kitabda bir nass bulamadığı zaman Sünnete başvurduğunu görüyorUz. Muaz b. Ce-bel'den rivayet edilen hadis-i şerîfde de Kitab önce gelmektedir. Ya­ni Peygamber (S.A), Muaz b. Cebel'e: Ne ile hükmedeceksin? di­ye sorduğunda Muaz.- Allah'ın Kitabıyla hükmedeceğini, Kitabda bir nass bulamazsa Resûlüllah'm Sünnetiyle hükmedeceğini, her iki­sinde de bir nass bulamazsa re'y'i ile ictihad yapacağını söylemiş­tir;
Öyle ise Şafiî, Sünneti Kur'an ile niçin birleştirmiştir? Halbuki gerçekte bunun ikisi aynı mertebede değildir. Sünnetin hüccet olu­şu Kitab sayesindedir. Şüphesiz ki Şafiî, Sünneti her yönden Kur'an mertebesinde görmüyordu. En azından Kur'an, tevatürle nakledil­mekte olup ibâdet maksadıyla okunan Allah'ın Kelâmıdır. Sünnetin çoğu tevatüre dayanmadıığ gibi, ibâdet kasdıyla da okunmaz, Allah kelâmı değildir. Peygamber'in kelâmıdır.
Şafiî, fıkhı incelemiş ve Kur'an'm külli kaideler ile birçok cüz'î nies'eleleri ihtiva ettiğini ve Sünnetin de Kur'an'm beyanını tamam­ladığını, kısa (mücmel) ifadelerini genişlettiğini, bâzı kimselerin kavrayamıyacağı incelikleri açıkladığını görmüştür. O halde Sün­net, Kitabın ihtiva ettiği bütün küllî nies'eleleri açıklamakta ve onun mücmel hükümlerini genişletmektedir. Buna göre Sünnetin açıkla­yıcı bir durumda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin mertebesinde olması gerekir. Birçok sahâbîler de Hadîs'e (Sünnet'e) bu gözle bakıyorlardı.
Şafii'nin maksadını başka bir yöne sapıİmamak veya onun sö-zünii yanlış anlamamak içiny bâzı kimselerce kavranması güç olan şu üç mes'eleye işaret etmemiz gerekir:
1 — Şafiî, fer'î mes'elelerin hükümlerini çıkarırken, Sünnetle elde edilen ilmi, Kur'an'la elde edilen ilim mertebesine koymakla Kur'an'm bu dinin aslı, esası ve Uz. Peygamber'in en büyük mu'cizesi oluşunu inkâr etmemektedir. Çünkü aslolan Kur'an'dır, Sünnet onun dalı mesabesindedir. Bu itibarla kuvvetini Kur'an'dan almak­tadır. Ancak Sünnet, hüküm çıkarırken derece bakımından Kur'an mertebesindedir. Çünkü açıklamak hususunda ona yardımcı olmakta, insanlara dünya ve âhiret sa'âdetlerini temin etmeleri için getir­miş olduğu hükümleri beyan etmek babında onu desteklemektedir.
2 — Şafiî, fer'î mes'eleleri açıklarken umumî olarak Sünnete dayanan ilmi, Kur'an'a dayanan ilim mertebesine koymuştur. Tâ ki istinbat doğru ve sağlam olsun. Şafiî, rivayet tarzı ne olursa olsun, Peygamber'e nisbet edilen her şeyi mütevâtir olan Kur'an mertebe­sinde görmemektedir. Çünkü âhâd hadîsler, Kur'an âyetleri şöyle dursun, mütevâtir hadîsler mertebesinde bile değildir. Bizzat Şafii yukarıda kendisinden biraz önce naklettiğimiz ifadesinde, fer'i kümleri çıkarmada Sünneti Kur'an mertebesinde zikrederken, «Sa­bit olan Sünnet» demek suretiyle bu noktaya dikkati çekmiş ve : «Birincisi Kitab ve sabit olan Sünnettir.» demiştir.
3 — Şafiî, akâid esaslarını tesbit konusunda Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir.
Şafii'den sonra gelen birçok fakîhler onun bu görüşünü desteklemişlerdır. Şâtıbî, el-Muvafakat'ında şöyle der. «Kur'an'dan hü-)teüai istiabfti ederken sadece Kur'an'a dayanmak ve onun açıklama­sı mahiyetinde olan Sünneti gözönüne almamak caiz olmaz. Çünkü Kur'an'ın ifade ve hükümleri küllidir. Meselâ; namaz, zekât, hac, bruç vb. konularda Kur'an'in hükümleri böyledir. Bunların açıklan­ması zaruridir.»
Şafiî, Sünnetten sonra selef-i sâlihîn Kur'an tefsirini nazarı dik­kate alır. Çünkü onlar, Kur'an'ı başkalarından daha iyi bilmektedir­ler. Selef-i sâlihîn tefsiri bulunmayan konularda, Şafiî'ye göre Arapçayı iyi bilmek Kur'an'ı anlamaya yeter. Şafiî delil getirme bakımın­dan Kur'an ve Sünneti aynı derecede gördüğü halde, Kur'an'ın Sün­neti, Sünnetin de Kur'an'ı nesh etmediğini söyler. Lâkin bununla birlikte Şafiî, eğer Kur'an Sünneti nesh etmişse böyle bir nesh ola­yını açıklayan bir Sünnetin bulunmasını şart koşar. O, bu noktada çok şiddetli davranır ve bunu şu iki esas üzerine bina eder:
1 — İstikrâ' (Endüksiyon) ile sabit olmuştur ki, Kur'an'ın nesh ettiği her hüküm Sünnet ile belirtilmiştir. Meselâ, kıblenin Beytu'l-Makdis'ten Kâ'be'ye çevrilmesi böyledir. Peygamber (S.A.V.), Küba'­da namaz kılanlara elçi göndermiş ve böylece onların Kâ'be'ye dön­melerini temin etmiştir. Burada, Kur'an-ı Kerîm'in bildirdiği nesih olayını Sünnet açıklamaktadır. Nesih olayı, amelî hükümlerin de­ğişmesini gerektirir. Amelî hükümlerin değişmesi de. Peygamber (S.A.V.)'in nesih olayını adece açıklamasıyla değil, fiilî olarak tat­bik etmesiyle belli olur.
2 — Sünnet, Kur'an'ı beyân etmektedir. Nesih ise, herhangi bir hükme göre amel etmenin sona erdiğini bildirmektedir. Sünnet, Kur'an'ı açıkladığına göre neshi ifade eden nassı açıklayan bîr Sün­netin bulunması gerekir.
Şafiî, şüphesiz ki, Sünnet Kur'an ile nesh edilemez, derken fu-kahânın ekserisine muhalefet etmiştir. Bunun sebebi, Şafiî'nin Sün­neti ihmal etmemek hususunda ve onun, Kur'an'ın bir açıklaması olduğunda çok sıkı davranışıdır. Çünkü O, şöyle düşünüyordu: Nşsh'i açıklayan bir Sünnet olmaksızın, Sünnetin Kur'an'la nesh edilmesi caiz olursa, Kur'an nass'lannın zahirine muhalif görünen birçok sünnetlerin nesh edilmiş olduuğ iddia edilebilir. Şafiî, —Allah ondan razı olsun— bu kapıyı kapatmış ve Sünnetin ancak Sünnet­le nesh edileceğini söylemiştir. Şafii ys göre Sünnet, Kur'an'a aykı­rı düşerse şüphesiz Kur'an tercih edilir. Kur'an'a muvafık olan ve­ya nesh'i beyan eden sünnetler vardır. Sünnetle Kur'an arasındaki muhalefet, her ikisini birden almaya müsaade etmez. Bu durumda nesh'e delâlet eden bir Sünnet bulunmazsa, Kur'an'a aykırı düşen Sünnet zaîf sayılır, Uz. Peygamber'e nisbeti sabit görülmez.[1][33]
 
Şafiî'nin Sünneti Müdâfaası:
 
İşaret ettiğimiz gibi Şafiî'nin çağında çeşitli mezhebler vücut bulmuştu. Bâzı zümreler, bu çağda Sünnete hücum etmeye başla­mıştı. Şafii «Cimâu'l-İlm» adlı kitabında bunları üç sınıfa ayırır:
1 — Sünneti toptan inkâr eden ve yalnız Kur'an'm hüccet olduğunu ileri sürenler,
2 — Ancak, aynı mânâda Kur'an âyeti bulunan Sünneti kabul edenler,
3 __ Mütevâtir olan Sünneti kabul eden ve mütevâtir olmayan Sünneti tanımayan kimseler. Mütevâtir diye, umûmun rivayet etti­ği hadis veya habere denir. Mütevâtir olmayan diye de, özel şahıs­ların rivayet ettiği hadîs veya habere denir.
Birinci ve ikinci sınıfa dâhil olanlar Sünneti tamamen yıkmakta ve onu kendi başına bir delil olarak tanımamaktadırlar. Şafiî, birin­ci sınıfa dâhil olanların sözüne göre hareket etmenin, çok tehlikeli bir şey olduuğnu, çünkü bu durumda bizim namazı, zekâtı, haccı, Kur'ari'da kısaca zikredilen ve Sünnet tarafından açıklanan diğer farzları anlayamıyacağıraızı, bunların ancak basit olarak lügat mâ­nasına göre değerlendirebileceğimizi söyler. Buna göre namaz veya zekât adı verilebilecek pek az bir şey farz kılınmış olur. Meselâ, bi­risi günde iki rek'at namaz kılıp, Allah'ın Kitabında olmayan bir şey bana farz kılınmamıştır, dese ne lâzım gelir? Böyle bir anlayış, na­mazları, zekâtları ve haccı ortadan kaldırmak demektir.
Şafiî, —Allah ondan razı olsun— birinci sınıfa dâhil olanlar için söylenilenlerin, ikinci sınıfa dâhil olanlar için de söylenebilece­ğini beyan etmiştir.   __
Üçüncü sınıfa gelince, bunlar: Âhâd haber (hadîs)'le istidlali inkâr etmektedirler. Şafiî bunların görüşünü de köklü ve sağlam de­lillere dayanarak reddetmiştir. O, Peygamber (Ş.A.V.)'in îslâma da­vet için tebliğleri tevatür derecesine ulaşmayacak miktarda elçiler gönderdiğini beyan etmiştir. Eğer tevatür zarurî olsaydı Peygamber (S.A.V.) bunlarla iktifa etmezdi. Çünkü îslâm'a davet için kendile­rine elçi gönderilenler bu elçileri tevatür ifade etmediği iddiasıyla reddedebilirlerdi. Şafiî, ayrıca mal, can ve kanla ilgili dâvalarda iM kişinin şahitliği tevatür derecesine ulaşmayan bir haber olduğu hal­de şeriat-bu habere göre karar vermektedir. Üçüncü olarak, Şafiî, Peygamber (S.A.V.)'in kendisinden hadis işitenlere bir kişi bile ol­sa duyduğu şeyi nakletmeleri için izin verişini delil olarak beyan etmiştir. Çünkü Peygamber (Aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: «Allah, benim sözümü işitip ezberleyen ve onu başkalarına tebliğ eden kulunu nurlandırsın. Bâzı fıkıh ehli vardır ki, aslında fakîh değildir. Bâzı fıkıh ehli de vardır ki, öğrendiği fıkhı kendisinden daha iyi anlıyacak olan birine nakleder. Üç şey vardır ki, müsiüin anın kalbi bu sayede paslanmaz. Bunlar: Allah'a amelde ihlâs, müslünıanlara na­sihat ve müslümanların cemaatından ayrılmamaktır.»
Şafiî, görüşünü isbat için, dördüncü olarak, saîıâbîlerin, Peygam­ber (S.A.V.)'in hadîslerini münferit olarak birbirinden naklettikle­rini ve birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmadıklarını ileri sü­rer. İşte pu şekilde Şafiî, âhâd haberlerin kabul edileceğine dair bir­çok deliller getirir.
Burada hemen belirtelim ki, Şafiî'nin zikrettiği her üç sınıf da tarihin dalgaları içinde kaybolup gitmiş, onlardan İslâm tarihinde anılmaya değer bir kimse kalmamıştır. Gerçek odur ki, bu her üç sınıfa dâhil olan kimseler; hadîsi yıkmak ve onu kabul etmemek ci­hetine gitmişlerdir. Aslında bunlar, îslâmı yıkmak, Kur'an'ı bozmak veya Km'an'm mânaları ile oynamak isteyen, fakat buna imkân bu­lamayınca, hiç olmazsa, Kur'an'm bir açıklaması olan Sünneti on­dan ayırmak ümidine kapılan kimselerdir. Onlar, Kur'an-ı açıklayan Sünneti Kur'an'dan ayırmakla Kur'an'm mânâlarını tahrif ve hü­kümleriyle oynamak imkânına kavuşmak ve bu suretle de kolayca İslâm'ı temelden yıkmak istemişlerdir.
İçinde yaşadığımız ve İslâm'ı yıkmak için bir sürü unsurların bulunduğu bu çağda da, geçmİşteki sapık ve İslâm'ı çürütmek iste­yen kimselerin yolundan gidenler mevcuttur. Bunların bir kısmı, ter­sine, sadece Sünnete itimad edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir­ler. Bu İslâm düşmanları ikiye ayrılmış olup her ikisinin tuttuğu yol da yanlıştır:
Bunlardan birincisi, açıkça Sünnetin hüccet olmadığını, ancak tek başına Kur'an'm hüccet olduğunu söylemektedirler. Bunlardan bâzıları ile, Pakistan'ın Lahor şehrinde akdedilen Büyük İslâm Kon­gresinde karşılaştık[1][34]. Bu topluluk, kendisine «Kur'an Cemaatı» adını vermektedir. Aslında bunlar, Kur'an'm en büyük düşmanıdır­lar. Bunlar, bir kelime Arapça bilmedikleri halde, yanlış yamalak tefsirlere dayanarak ve bu tefsirlerdeki sözleri, Peygamber (S.A.V)in Sünnetine hiçbir ihtiyaç duymaksızın hüccet saymaktadırlar. Eğer onların metodu hâkim olursa, Kur'an-ı Kerîm, önceki ilâhî kitapla­rın uğradığı felâkete uğrar. Çünkü o kitaplar, tercüme sebebiyle ve aslı zayi olduğu için tahrif ve tağyire uğramıştır. Bu topluluğa ben­zer bir zümre de Mısır'da mevcut idi. Bunlar, görüşlerini anlatan birçok kitaplar telif etmişler ve başları da bir «Bakan» idi. Fakat Allah, bu bakanı helak etmiş ve böylece cemaatı da dağılmıştır.
İkincisine gelince; onlar da, râvîleri yermek (ta'n etmek) ve ayıklayacağız, diye sahih hadîsleri tekzip etmek suretiyle Sünneti temelinden yıkmak istemektedirler. Bunların maksadı da, birincile­rin maksadının aynıdır. Her iki fırka da, îslâm için kendilerinden iyilik beklenmiyen kimselerden yardım görmektedirler. îslâm düş­manları, onları mallarıyla, ilanlarıyla ve karşılarına çıkanları ezmek suretiyle desteklemektedirler. Bugün bir Şafiî'miz bulunsaydı, ne iyi olurdu. Fakat, bunların sesi de kısılacaktır. Allah, diğerleri gibi, şüp­hesiz, onları da İslâm tarihinin dalgaları içerisinde boğacak ve yok edecektir.[1][35]
 
3- İcmâ'
 
Şafiî, icmâ'ın dîni bir hüccet olduğunu kabul etmiş ve onu şöy­le tanımlamıştır: îcmâ', herhangi bir çağdaki îslâm âlimlerinin bir delile dayanarak şer'i ve amelî bir hüküm üzerinde fikir birliğine varmasıdır. Şafiî bu konuda şöyle der: «Ben ve ilim sahiplerinden bir kimse bunun üzerinde icmâ' vardır demiş isek, mutlaka karşıla­şacağınız her âlim onu söylemiş ve kendisinden öncekilerden aynı şeyi nakletmiştir. Meselâ, öğle namazı farzının dört rek'at oluşu, şa­rap ve benzerinin haram edilişi böyledir.»
Şafiî'nin kabul ettiği ilk icmâ, sahâbîlerin icmâ'ıdır. Şafiî'nin ifadelerinde, sahâbîîerden başkalarının icmâ'ı hüccet olmaz, diye bir sarahat yoktur. Burada şu üç noktayı belirtmemiz gerekir:
1 — Şafiî, delil olma bakımından icma'ı, Kitab ve Sünnet'ten sonraya bırakır. Üzerinde icmâ' edilen bir şey, Kitab ve Sünnet'e aykırı ise delil olamaz. Gerçekten Kitab ve Sünnet'e aykırı bir mes'ele üzerinde icmâ' mümkün değildir. Böyle bir şey düşünülmiyeceği gibi İslâm tarihinde bunun aksini teyid edecek veya bu hususta mi­sâl olacak bir şey vâki' de olmamıştır.
Şafiî'den sonra fakîhlerden bâzısı icmâ'm Kitab ve Sünnet'ten önce geldiği vehmine kapılmıştır. Bu nokta üzerinde bir kısım Ba­tılılar bâzı fikirler ileri sürmüşlerse de, tamamen yanılmışlardır. Bunlara göre, Kitab ve Sünnet'in nassma muhalif bile olsa, birşey üzerinde yapılan icma' onu meşru kıldığından îslâm şeriatı durnadan inkişaf etmektedir. Onlar, önce böyle bir kuruntuya kapılıp sonra da müslümanların bu yolla İslâm'ı niçin inkişaf ettirmediklerine hayret ederler (!).
Hakikatte icmâ' iki kısma ayrılır:
a) Nass'Iar üzerindeki icmâ': Bu icmâ', tevatür derecesinde olup İslâm'ın ana çerçevesini meydana getiren mes'eleler üzerinde­ki icmâ'dır. Bu mes'eleler hakkında âlimler, dînin zaruri olarak bi­linen emirleridir, derler. Bunlar beş vakit namaz ve namazın rek'at-ieri, hac ile ilgili ibâdetler, bütün çeşitleriyle zekât ve benzeri husus­lardır. Birçok nass ve mütevâtir hadîslere dayanılarak bunlar üze­rinde icma' hâsıl olmuştur. Âlimlerin bu mes'eleler üzerindeki icmâ'i nass'lar, sâdık haberler (hadîsler), bunların mânâ ve hükümlerinin anlaşılması ve yakinen bilinmesi üzerinde yapılmış olan bir icmâ'dır. Şüphesiz bu türlü icmâ'iar bunlara muhalif olduğu sanılan cüz'î nass'lardan önce gelir. Bu türlü icmâ'Iara aykırı düşen bir nass'a il­tifat edilmez. Çünkü böyle bir nass, mânalarında icmâ' hâsıl olan nass'lara aykırı düşmektedir.
b) Âlimler arasında münakaşa konusu olan bâzı hükümler üzerindeki icmâ'lar: Sahâbîlerin bir mes'elede Uz. Ömer'in re'y'i üzerindeki icmâ'ı böyledir. Şöyle ki: Uz. Ömer, fethedilen arazînin mücâhitler arasında ganimet olarak dağıtılmasını emretmiş, sahâbî-ler de onun bu görüşü üzerinde icmâ' etmişlerdir. Bu icmâ' da nassa dayanmaktadır. Fakat bunu tanımayanlar, beş vakit namazı ve na­mazın rek'atlerini inkâr edenler gibi kâfir olmazlar. Şüphesiz bu türlü icmâ'lar, delil olma bakımından Kitab ve Sünnet'ten sonra ge­lir.
2 — Şafiî Medînelilerin icmâ'mın kabul etmezdi. îşte O, bu nok­tada hocası İmam Mâlik'e muhalefet etmiştir. Şafiî bu meseleyi il­mî yönden şöyle açıklamıştır: Medîneliler ancak, öğle namazının dört rek'at, akşam namazının üç rek'at ve sabah namazının iki ret'at oluşu gibi konular üzerinde icmâ' etmişlerdir. Diğer bütün İslâm memleketlerinde de bu gibi konularda icmâ' edilmiştir[1][36]. Fakat Şâfü, müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan meselelerde Medî-nelilerin ameline göre hareket edileceğini söylemiştir. İşte Şafiî, bu konuda hocasına nazarî olarak muhalefet ettiği halde, amelî bakım­dan onunla birleşmektedir.
3 — Bir kimse, kendisiyle münazara yaparken kendi görüşünü destekleyen bir icmâ' bulunduğunu ileri sürerse, Şafiî bu konuda ic-ma'ın mevcudiyetini inkâr ederdi. Hattâ bu yüzden Şafii'nin icmâ'ı hiç tanımadığı iddia edilmiştir.
Hakîkaten bir kısım konularda icmâ' bulunduğu iddiası, müc-tehid İmamlar devrinde çok rastlanılan bir şeydir. Öyle ki hakkında icmâ' bulunmayan birçok meseleler üzerinde de icmâ' olduğu ileri sürülmüştür. Meselâ, Ebu Hanîfe'nin talebesi Ebu Yûsuf, îmam Ev-zâî'nin görüşlerini reddederken kendisini destekleyen birçok icmâ'-larm bulunduğunu ileri sürmüştür. Fakat Ebu Yûsuf, Evzâî'yi red­dederken çoğu zaman ağır bir dil kullanmıştır.
Hulâsa; Şafiî, icmâ'ı hüccet olarak kabul ederdi. Fakat, bir me­sele üzerinde icmâ' iddia edildiği zaman, meseleyi incelemek için bu icmâ' iddiasına karşı çıkardı.[1][37]
 
4- Sâhâbîlerîn Sözleri
 
Şafii mezhebine bağlı olan usûl yazarlarının bâzısı, İmamlarının eski mezhebine göre sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını, ye­ni mezhebine göre ise bundan vazgeçtiğim iddia etmiştir. Şafiî'nin eski mezhebi, Irak'ta yazmış olduğu ve Zaferâni'nin rivayet ettiği kitaplarındaki görüşleridir. Yeni mezhebi ise, Mısır'da yazmış oldu­ğu ve Rabf b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin'in rivayet ettiği kitap­larındaki görüşleridir.
Fakat biz, Rabî' b. Süleyman'ın rivayet ettiği «el-Risale» adlı eserinde Şafiî'nin, sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını görüyo­rUz. Bundan Şafiî'nin, yeni mezhebinde de sahâbîlerin sözünü delil olarak kabul ettiği anlaşılıyor. Eski mezhebinde sahâbînin sözünü delil olarak kabul edişi üzerinde de ittifak vardır. Biz de, doğru ola­rak bu görüşü kabul ediyoruz.
Sözün kısası, Şafiî, sahâbîlerin re'y'ini şöyle.üç kısma ayırır:
1 — Sahâbîlerin üzerinde icmâ ettikleri meseleler: Sahâbîlerin fethedilen arazînin sahiplerine bırakılmasına dair yapmış oldukları icmâ' böyledir. Bu türlü icmâ'lar hüccet olup icmâ'ın şümulüne da-. hildir ve hiç kimse bu konuda bir şey söyleyemez.
2 — Hakkında bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği, buna muhalif veya muvafık başka bir görüş bulunmayan mesele­ler: Şâfü, sahâbîlerin bu türlü görüşlerini de delil olarak alır. «er-Risale» adlı eserinde Şafiî, birisiyle şöyle bir münazarada bulunduğunu anlatır: «Münazara eden: Sahâbîlerden birisi bir mesele üze­rinde herhangi bir görüş beyan etse, buna muvafık veya muhalif başka bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği bilinmese, sen bu konuda Kitab, Sünnet veya icmâ'da bu sahâbî sözünün uyulma­sı gereken bir hüccet olduğunu gösteren bir delil bulabilir misin? dedi. Ben de: Bu konuda Kitab ve sabit olan Sünnet'te bir şey gör­medik. Ancak ilim sahiplerinin, sahâbîîerden birine ait bir sözü bâzan kabul ettiklerini, bâzan da terk ettiklerini gördük... dedim. Bunun üzerine O: Sen bunlardan hangisini kabul ettin? dedi. Ben de: Kitab, Sünnet ve icmâ' ile sabit olan bir hüküm bulamadığım zaman, Sahâbîlerden birinin sözüne uymayı tercih ettim... dedim. Sahâbîlerden sadece birine ait olan bir söze, başka birinin muhale­fet etmediği ise pek azdır.»[1][38]
3 — Sahâbîlerin ihtilâf ettiği mes'eleler: Şâfü bu konuda Ebu Hanîfe gibi sahâbilerin sözleri arasında istediklerini tercih eder ve bütün sahâbîlerin görüşlerine aykırı bir şey söylemez. Onların söz­leri arasında Kitab, Sünnet ve icmâ'a yakın veya kuvvetli bir kıyas ile desteklenmiş olanları tercih eder. Size burada Şafiî'nin, konu ile ilgili kendi görüşlerini sunuyorum :
«Kitab ve Sünnet'de bulunan şeyleri işitenler için özür söz ko­nusu değildir, mutlaka onlara uymak gerekir. Kitab ve Sünnet'de bir şey yoksa sahâbîlerin veya onlardan birinin sözlerine başvuru­rUz. Eğer ihtilâf edilen meselede Kitab ve Sünnet'e daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebu Bekr, Önier ve Osman (R.A.)m sö­züne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitab ve Sünnet'e da­ha yakın oîduuğna dair herhangi bir delâlet bulunursa o söze uyarız.»[1][39]
Bu ifadeden anlaşılıyor ki, sahâbîlerin ihtilâfa düştükleri bir meselede Şafiî, önce Kitab ve Sünnet'e daha yakın olan görüşü tet­kik etme cihetine gidiyor. Sahâbîlerin görüşlerinden hiçbirisinin Ki­tab ve Sünnet'e delâlet bakımından daha yakın olduğunu tesbit et­memesi pek azdır. Bu sebeple Şâfü, ikinci cihete yani taklide yönel­memektedir. O, böyle bir durumda İmamın (halîfenin) benimsediği tarafı tercih etmektedir. Dolayısıyla bu gibi ihtilaflı bir konuda ön­ce Ebu Bekr, sonra Ömer, daha sonra da Osman (R.A.)'ın benimse­diği görüşü kabul etmektedir. Şafiî bu tutumunu, şöyle izah eder: «İmamın (halîfenin) sözü herkesçe bilineceği için halkın buna uyması gerekir. Halkın uyması lâzım gelen kimsenin görüşü, bir ve­ya birkaç kişiye fetva veren kimsenin görüşünden elbette daha meş­hurdur. Çünkü onlar, böyle bir kimsenin fetvasını ya kabul eder, ya reddeder. Ekseri müftîler evlerinde veya meclislerinde özel kişilere Fetva verirler. Halk bunların fetvalarına halîfenin fetvaları kadar önem vermez. Gördük ki, ilk halîfeler önce fetva vermek istedikleri bir konu üzerinde Kitab ve Sünnet'de bir şey bulunup bulunmadı­ğını sormakla işe başlıyorlar ve görüşlerini açıklıyorlardı. Sonra on­lara görüşlerine muhalif haberler bildiriliyor, onlar da takva ve fa­ziletleri sayesinde kendi görüşlerinden vazgeçmekten çekinmiyorlar ve bu haberleri kabul ediyorlardı. O halde ilk halifelerden intikâl eden bir şey bulunmazsa, Peygamber (S.A.)'in diğer sahâbîleri de güvenümeye lâyık kimseler olduklarından onların sözlerini alırız. Sahâbilere uymak, onlardan sonrakilere uymaktan daha iyidir.»[1][40]
Bu ifade de gösteriyor ki Şafii, sahâbîlerin sözlerini delil ola­rak almakta, onların ihtilâf ettikleri konularda da birinin.delilini di­ğerinin deliline tercih edecek bir şey bulunmazsa, Hulefâ-i Râşidîn'i taklîd etmektedir.[1][41]
 

5- Kıyas   Yukarıda

5- Kıyas
 
Yukarıda anlatılan kaynaklar konusunda, Şafiî, sadece nâkildir, müçtehid değildir. Ancak O, nass'larm mânâlarını kavramak, sahâ­bîlerin görüşleri arasında yaptığı gibi, mevcut görüşlerin bâzısını diğer bâzılarına tercih etmek için gayret göstermiştir.
Kıyas'a gelince; Şâfü, bu konuda uyulması gereken bir görüşü ortaya koymak hususunda bir ictihadda bulunmuştur. Bunun için­dir ki Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu söyler. Şafii'nin misâl ola­rak ileri sürdüğü birçok meselelerden anlaşıldığına göre onun kıyas anlayışı, diğer usûl âlimlerinin kıyas hakkında yapmış olduğu tari­fe uyar. Buna göre Kıyas: Hüküm bakımından hakkında nass bu­lunmayan bir meseleyi, hükme esas teşkil eden. ortak bir illet se­bebiyle hakkında nass bulunan bir mes'eleye bağlamaktır.
Şâfii, kıyasın, İslâm'ın bir esası olduğunu isbat eder. Çünkü me­sele hakkında bir nass bulunmazsa, Kitab ve Sünnet'in delâlet etti­ği hüküm ancak kıyasla bilinir. Şafiî, kıyası şu iki mukaddime (ön­cül) üzerine dayandırır:
1 — Şerîatin bütün Hükümleri umûmî olup muayyen hâdise ve zamanla kayıtlı değildir. Durum böyle olunca insanın karşılaştığı her hadisenin şer'î hükmünü açıklamak gerekir. Bu ise ya sarih bir nass'la sabit olur, ya nass'a atıfla olur. Buda hakkında nass bu­lunmayan bir meseleyi, hakkında nass bulunan bir meseleye kıyas­la mümkündür. Şafiî, bu konuda şöyle der: «Müslümanm karşılaş­tığı her mesele için ya apaçık bir hüküm veya hakîkata uygun şe­kilde bir delâlet mevcuttur. Eğer meseleyle ilgili doğrudan doğruya bir hüküm varsa, müslümanm ona .uyması gerekir. Eğer doğrudan doğruya bir hüküm yoksa, ictihad yapmak suretiyle hakîkata uy­gun olan delâleti araması icabeder. İctihad da, Kıyas demektir.»[1][42]
Bu sözün mânâsına göre şeriat umumîdir. Açık bir nass bulu­nursa ona uyulur, bulunmazsa şerîatin umûmî hükümlerinin işa­retine göre müctehid, meselenin hükmünü tâyin etmek için ictihad'a başvurur. Bu arada bâzı naşs'Iarm delâleti onu, bu nass'lar üzeri­ne kıyas cihetine sevkeder.
2 — Şafiî, hükümlerle ilgili şeriat ilmini iki kısma ayırır:
a) Hükümlere kesin olarak delâlet eden (kat'î) nass'larla sabit olan kesin ilim.
b) Galip zan ile iktifa edilen zannî ilim.
İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma dâhildir. Şafiî, nass'lardan kat'î bir ilim elde edilmezse müctehidin galip zanla elde edilen ilim­le yetineceğini söyler.
Şafiî'ye göre; kesinlik ifade eden ilim, zahir, ve bâtına ait ilim­dir. Yâni bir müslüman onu inkâr edemez ve onun icabına uyarak amel etmek zorundadır. Galip zanla hâsıl olan ilim ise, zahire ait olup bâtmda onun icabına göre amel etmek ve ona boyun eğmek gerekmediği gibi, bunu inkâr eden kâfir de olmaz. İmam Şafiî, şe­riatın birçok hükümlerinde zahire göre hareket edilmesi gerektiği­ni misallerle anlatır. Meselâ, kadı şahitlerin şahadetiyle sanığı öl­dürür. Burada, şahitlerin doğruluk ve adaletli davrandıklarına, gö­rünüşte durumlarının iyi olduğuna, yalancı olmadıklarına veya bir tarafı tutmadıklarına delâlet edecek emarelerin bulunması şarttır[1][43]. Şahitlerin yanılmış veya yalancı olmaları mümkündür. Fa­kat kadı, zahire göre amel eder, bâtını (işin içyüzünü) Allah'a bıra­kır. Bunda toplumun maslahatı vardır. Çünkü şahitlerin yalancı ol­maları ihtimaliyle suçlular muhakeme edilmezse, nice mallar zayi ve kanlar heder olur. Böylece halk anarşi içinde kalır ve Allah'ın: «Kısasda sizin için hayat vardır...»[1][44] âyetindeki içtimaî yüksek mânâ gerçekleşemez.
O halde müctehidler, hükümleri delillere dayanarak ortaya koy­makla vazifeli oldukları gibi, imkânların kendilerini ulaştırdığı neti­ceye göre amel etmekle de mükelleftirler. Onlar, gözlerinden kaçan şeylerden ötürü günahkâr da olmazlar. Meselâ, bir kimse helâl diye bir kadınla evlense, karı-koca olduktan sonra onunla süt kardeşi olduğu anlaşılsa, bû kimse Allah'a karşı günah işlemiş olmaz. Çün­kü, durumu bilmiyordu, öğrenmek için yapmış olduğu araştırma da onu böyle bir bilgiye ulaştırmamıştı. Nihayet bilinmeyen nokta or­taya çıkınca evlenme akdi feshedilir. Bu durumda zahire göre bir hüküm, batma göre de ayrı bir hüküm terettüp eder: Zahire göre nesep sabit olur. İddet ve mehir gerekir. Bâtına göre de miras ve na­faka gerekmez,
Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu isbat etmiş; fakat bunu müctehid tarafından ortaya konan bir hüküm saymamıştır. Aksine, Şafiî, bunu, müctehid'in ictihad'da bulunduğu meselenin şer'î hük­münün bir açıklaması olarak kabul etmiştir. Bu hususta Şafiî şöyle der: «Kitab ve Sünnet'in habe,ri, müctehidin isbat etmek için mânâ­sını araştıracağı bir madde (ayn) dir.»[1][45]. Yani kıyas, müctehidin bir­takım nass'larm mânâsını iyice kavraması, ictihad yaptığı mesele ile kıyasa esas teşkil eden mevcut nass'm delâlet ettiği mânâyı karşı-, laştırması bakımından Kitab ve Sünnete dayanır.
Şafiî, re'y'e dayanan içtihadın çeşitlerinden ancak kıyası ka­bul eder. Sarih nass'lardan i'cmâ' ve sahâbîlerin fetvalarından son­ra sadece kıyasa başvurulacağını, söyler ve bu konuda da şöyle der:, «Peygamber, ictihad ile emretmiştir. İctihad ise, bir şeyi talep et­mektir. Bu da, ancak delâletler vasıtasıyla olur. Delâletler de kıyas­tır. GörüyorUz ki, bir kimse başka birine bir köle satmak istese, bi­len kimseler; alıcıya, eğer piyasayı, köle ve cariyenin o gün kaçtan satıldığını bilmiyorsa, bunun kıymetini takdir et, demezler. Zira onun doğru bir kıymet takdir etmesi ve sözünün muteber olabilmesi için bu köleyi diğeriyle.mukayese yapması ve her ikisinin değerini bilmesi gerekir. Aynı şey, piyasayı bilmiyorsa, 'mal sahibi için de böyledir. Kölenin kaçtan satıldığını bilmiyen bir fakîh'e de bu köle veya cariyenin kıymetini, yahut şu işçinin ücretini 'takdir et, deni­lemez. Çünkü o, emsal göstermeksizin buna bir kıymet takdir eder­se haksızlık etmiş olur.»[1][46].
Bu ifadeden çıkarılan neticeye göre ictihad, ancak elde kendi­sine kıyas edilecek bir misâl bulunursa mümkün olur. Meselâ, bir kimse bir malın kıymetini takdir etmek istese, onun, önce bu ma­lın mahiyet ve faydasını, sonra da çarşıdaki emsalinin değerini göz­önüne alması gerekir. îşte fakih de böyledir. O da çıkaracağı hükmü, üzerine bina edecek mevcut bir aslı gözönüne almalıdır. Tâ ki yap­tığı iş, temelsiz ve gelişi güzel olmasın. Allah'ın emir ve nehiyleri yanında basit bir şey olan eşyanın kıymeti ancak emsali gözönüne alınmak suretiyle takdir edildiğine göre; müctehidin de, içtihadında en azından bir eşyanın kıymetini takdir ederken bağlı olduğu şey­lerle mukayyet olması lâzım gelir. İşte bu da, onun içtihadını üzeri­ne bina etmesi için mânâ yönünden benzeri bir nassın bulunması­dır.
İctihad'da kıyasa başvuran ilk imara, Şafiî değildir; İmam Mâ­lik de kıyası kabul etmiştir. Ebu Hanîfe ise kıyas fakîhlerinin üstadı sayılır. İbrahim Nahaî'den beri Irak ekolünde ictihad, kıyasa dayan­makta idi. Fakat Şafiî, zaman bakımından Irak ekolünden sonra ise de ve kendisini, kıyasların illetlerini ortaya çıkarma bakımından Ebu Hanîfe derecesinde saymasa da, onun bu esas üzerindeki üstün hiz­meti bir gerçektir. Çünkü kıyasın kaidelerini bir disipline bağlayan, fakîh veya müctehidin kıyasa göre hüküm çıkarırken uyduğu tak­dirde yanılmamasmı sağlayacak olan şartlan ortaya koyan İmam Şafiî'dir. Kıyasın derece ve kısımlarını açıklayan yine O'dur.
Buna göre, daha önce kıyası kullananlar varsa da, kıyasın ka­nunlarını istinbat eden ve onu bir nizama sokan Şafiî olmuştur. Yâ­ni Şafiî, kıyas İmamlarının açıklamadan bahsettikleri ilmin kâşifi sayılır.
Şafiî, kıyasın cereyan edip etmeyeceği yerleri zikretmiş ve onu fer'î meselelere nisbetle illetlerin açıklığı ve tesir kuvvetine göre derecelere ayırmıştır.
1 — Fer'i mes'elede illet daha açık ve tesir bakımından daha kuvvetli olursa kıyas birinci dereceyi teşkil eder. Meselâ: bir şeyin azı haram ise, çoğunun evleviyetîe haram oluşu böyledir.
2 — Fer'î mesele, illet bakımından asıl meseleye müsavi olur­sa, kıyas ikinci dereceye dâhil olur. Meselâ; yarı ceza alma bakımın­dan köleyi cariyeye kıyas etmek böyledir.
3 — Fer'i mesele, hükmün illetine nisbetle asıl meseleden da­ha az açık olursa, kıyas, üçüncü derecede bir kıyas olur.
Fakihlerin ekserisi birinci ve ikinci dereceye dâhil olanları kı­yas saymazlar. Yani onlar, birinciyi «Delâletu'n-Nass» denilen mef-hum-ı muvafakat'a dâhil etmişlerdir. Şafiî de buna cevaz vermiş ve onun, kıyas babından çıkarılıp nass'lara dâhil edilmesine itiraz­da bulunmamıştır. Yine fakıhlçrin ekserisine göre, ikinci dereceye dâhil olanlar da kıyas sayılmazlar. Belki bunlar, teklif ifade eden hükümlerde erkekle kadın arasındaki müsavat kanununa tabidir­ler. İşte kıyası inkâr edenler, bu çeşit istinbatı kabul ederler.
Şafiî kıyasın derecelerini saymakla iktifa etmez. Ayrıca kıyas ile uğraşan fakihin uyması lâzım gelen ve kitabın baş tarafında açık­ladığımız ictihad şartlarını da tafsilatıyla [1][47]anlatır.[1][48]
 
Şafiî'nin Îstihsân'ı Îbtali
 
İmam Mâlik: «İstihsan, ilmin onda dokUzudur.» demişti. İmam Şafii de; «Kim istihsan yaparsa o, şeriata yeni bir ilâvede bulunur.» demiştir. O halde büyük bir İmamın değer verdiği ve aynı İmamın büyük bir talebesinin tanımadığı istihsan nedir? Mâlikîler, İmam Mâlik'in dilindeki istihsânı, masâlih-i mürseleyi almakla tefsir eder­ler. Masâlih-i mürsele de, şeriatin hükümlerine uygun düşen ve hak­kında müsbet veya menfi bir nass bulunmayan maslahatlardır. İs­terse bu maslahatlar, kıyas konusu olsun isterse olmasın. Eğer kı­yas konusu olursa, bâzı Mâlikîler buna özel olarak «istihsan» adım verirler.
Kısaca, İmam Mâlik'in dilindeki istihsânm tefsiri, nass bulun­mayan yerde şeriatın hükümlerine uygun olan maslahatı almaktır. Şafiî bu istihsânı kesin olarak reddetmiş ve "bu konuda şu delilleri ileri sürmüştür:
1 — İstihsânı kabul etmek, bâzı meselelerin hükmünü şeriat be­yan etmemiştir, demek olur. Halbuki Allah Kur'an'da: «İnsan ken­disinin başıboş bırakılacağını mı sanır?»[1][49] buyurmaktadır. Buna göre apaçık bir nass veya ona hamledilen bir kıyas bulunmaksızın meselenin hükümsüz bırakılması, insanın başıboş bırakılması demektır. Bu ise bâtıldır.
2 — İtaat yalnız Allah'a ve O'nun Resulü'nedir. Hüküm de yal­nız Allah'ın indirdiği iledir. Bu ise ya nass'm hükmü ile olur veya nass'a hamletmekle.
3 — Peygamber (S.A.), fıkhî hükümleri istihsâna dayanarak açıklamamıştır. Uz. Peygamber, kendisine bildirilmeyen meselelerde vahyin gelmesini beklerdi. Eğer bir kimsenin istihsân ile hüküm vermesi caiz olsaydı, kendiliğinden konuşmayan Peygamber (S.A.)'-in istihsân ile hükmetmesi gerekirdi.
4 — Peygamber (S.A.), sahâbîlerin istihsanları ile verdikleri hükümleri hoş karşılamamıştır. Meselâ, sahâbilerin bir ağaca sığı­nan kimseyi ağacı yakarak öldürmelerini kınadığı gibi, kılıç kor­kusu ile, Allah için müslüman oldum, diyen başka bir şahsı öldür­melerini de Peygamber (S.A.) hoş görmemiştir.
5 — İstihsânın belli bir ölçüsü ve kaidesi yoktur. Bu ise ihtilâ­fa ve başıboşluğa sebep olmaktadır. Böylece herkes kendi arzusuna göre hüküm vermektedir.Kıyas, böyle değildir. Çünkü kıyasın baş­vuracak bir kaide ve esası vardır. O da, kıyasa esas teşkil eden nass'dır.
6 — Maslahat hükmünde olan istihsân makbul olursa, şeriatı bilen de bilmeyen de onu kabul eder. Çünkü maslahatın bulunup bulunmadığım her ikisi de anlayabilir. Hattâ sanat erbabı, maslaha­tın bulunup bulunmadığını âlimlerden daha iyi bilirler.
Fakat bu noktaya şöyle bir cevap verilebilir: Maslahata daya­narak hüküm vermeyi kabul edenler, maslahatın şeriatça tanınmış olan maslahatlar cinsinden olmasını şart koşmuşlar ve hakkında nass bulunmayan konularda maslahata göre hüküm vermişlerdir. İşte bunların hepsini gözönüne alıp değerlendirecek olan kimsenin, an­cak şeriatın kaynaklarını ve tanımış olduğu maslahat çeşitlerini bi­len bir ilim adamı olması gerekir.
Hulâsa, İmam Şafiî, yukarıda anlattığımız delilleri el-Umm ve er-Risale adlı eserlerinde ileri sürerek, istihsânı reddetmiştir.[1][50]
[1][27] Asıl adı, Ebu Ali el-Hüseyin b. Ali'dir (öl. 256 H.) Çeviren.
[1][28] Ali İmrân Sûresi, 173.
[1][29] Talâk Sûresi, 1.
[1][30] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/335-336.
[1][31] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/336.
[1][32] el-Umm, c. VII, s. 246.
[1][33] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/336-339.
[1][34] Bu kongre, 29 Aralık 1957 -13 Ocak 1958 tarihleri arasında yapılmıştır.Çeviren
[1][35] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/339-341.
[1][36] Şâfiîye göre bir memleketin icmâ'ı, icmâ' olamaz. Bir asırdaki bütün müslüman memleketlerinde mevcut olan bilginlerin icmâ'ı, ancak bir icmâ' olur. Medînelilerin icmâ' ettiği ileri sürülen meselelerin aksini söyleyenler, bizzat Medîneliler arasında mevcuttur. Metinde de zikredildiği gibi Medînelilerin icmâ' ettiği konular, sadece onlara ait değildir. Diğer fslâm ülkelerinde de aynı şeyler üzerinde icmâ' edîlmiştr. (Bak. M. Ebu Zehra, el-İmam eş-Şâfîî, Kahire 1948, s. 259.)Çeviren.
[1][37] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/341-343.
[1][38] er-Rîsale, s. 597, el-Halebî baskısı ve merhum Ahmet Şakır neşri, Ka­hire 1940.
[1][39] el-Ümm, c. VII. s. 246.
[1][40] Aynı eser, c. VII, s. 246.
[1][41] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/343-345.
[1][42] er-Risale, s. 477.
[1][43] Başka bir misâl: Bir kimse görünüşte müslüman olsa, içinden de gay­rimüslim olsa, biz zahirine bakarab, ona müslüman muamelesi yapmak mecburiyetindeyiz.Çeviren.
[1][44] Bakara, 179.
[1][45] er-Risâle, s. 504.
[1][46] Aynı eser, s. 506.
[1][47] Bak. s. 103-110.
[1][48] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/345-349.
[1][49] Kiyâme Sûresi, 36.
[1][50] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/349-350.