Müridin ihlâsı şu şekilde olmalıdır:
Mürşidi Rasûlüllah SAV'in nâibi, vekili, halifesi ve zıllullah fil-àlem (Allah'ın dünyadaki gölgesi) olduğunu bilip; mürşid kendisini reddederse, Allah-u Teàlâ ve Rasûlünün de reddetmesine; kabul eylerse, Allah ve Rasûlünün de kabul buyurmasına vesile olacağı itikadında olması gerekir. Bir müridi eğer şeyhi reddecek olursa, şeyhinin şeyhi de kabul etmeyip, ta Rasûlüllah'a kadar hiçbiri kabul etmez.
Mürşidde bir ruhaniyet vardır ki, hiçbir halde müridden ayrılmaz. Bazı müridler bu ruhaniyeti üzerlerinde gördükleri için, uyku zamanlarında bile ayaklarını uzatmaya cesaret edemezlermiş. Bu hali her müridin görmesi mümkün olmasa dahi, görür gibi itikad etmelidir. Bu itikad sayesinde, görmüş olan mürid ile feyizde müsâvi(eşit) olur.
Mürşidin ruhaniyyeti hâlet-i nezi'de, yâni can verirken ve kabirdeki suâl zamanında, müridin yanında hazır olup, sual meleklerinin cevaplarına yardım ederek teselli verir ve korkusunu teskîn eder. Şeytan ise mürşid-i kâmili görünce hemen kaçar, Hazret-i Ömer RA'dan kaçtığı gibi.
Ruhaniyyette hicâb ve perde gibi mânî olacak şey, madde ve müddet yoktur. Ve dahi ihvanlarımızdan bazıları bu hâli müşâhade ettiklerini de beyan etmişlerdir. Bu hâl, kudret-i ilâhiyyeye râcîdir (İzahını Allah-u Teala bilir gibi bir anlamı var) . Ve kudret-i Hakk'a iman etmek gerektir ki, imanın gereklerindendir. Bu gibi şeylerde aklın tasarrufu yoktur. Hemen böylece itikad lâzımdır. Hak Teàlâ mürşidlere, gıyablarında yâni hazır olmadıkları zamanda vâkî olan işleri görecek göz ve işitecek kulak verdiğine itikad eylemelidir... Her ne kadar mürşid kendisine bildirmezse de, öylece itikad etmek gerektir. Şu hadîs-i kudsîde:
(Lâ yezâlül-abdü yetekarrebü ileyye bi'n-nevâfili hattâ uhibbehû, fe izâ ahbebtühû küntü sem'ahüllezî yesmeu bihî ve basarahüllezî yebsuru bihî) [Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.] buyruldu. Başka bir rivâyette; (Febî yesmeu ve bî yebsuru ve bî yebtışu ve bî yemşî ve bî yentıku)[Benimle duyar, Benimle görür, Benimle tutar,Benimle yürür ve Benimle konuşur.] vârid oldu.
Hak Teàlâ'nın;
(Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallàhe ramâ) [Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.] (Enfal: 17) kavl-i şerifi bu mânâya işarettir. Eğer böyle itikad ederse, mürşidin feyzi şarktan garba, (doğudan batıya) kadar her tarafı doldurur. Güneşin ziyâsının her tarafı doldurduğu gibi.
Mürîd her nerede olursa olsun, feyz dalgalarına dahil olduğunu bilmesi gerektir. Çünkü feyz alabilmenin anahtarı bu inanca bağlıdır. Ve dahî ehl-i keşf olan mürid, mürşidin nurunun şark ve garbı ihâta ettiğini (kuşattığını) görür. Eğer mürid bunda noksan görürse, noksanlık ve zaaf mürşidin nisbetinde değil, onun keşfindedir. Kezâ mürşidinin uykusunun, kendisinin gece sabaha kadar ibadetinden, yemesinin ise kendi orucundan efdal olduğuna inanmalıdır. Ve mürşidinin bir nefeste terakkisi, kendisinin bütün ömründe, riyâzat ve sülûkündeki terâkkîsi kadar olduğunu kabul etmelidir.
Mürşidi kendinde olan kudret-i kudsiyye ile bir kimseye nazar etse, Cünyed-i Bağdâdî ve Bâyezid-i Bistâmî (kuddise sirruhümâ) makamına îsâl eder(ulaştırır). Bu nazara uğrayan veya nâil olan kimse, ne kadar kötü ve fâsık dahî olsa, makàm-ı âlîye vâsıl olur, ancak bu nazarı aramak ve gözlemek lâzımdır.
(El-mü'minü yenzuru binûrillâhi) [Mü'min Allah'ın nuruyla bakar.] buyrulmuştur.
(Vallàhu alâ külli şey'in kadîr.) [Allah her şeye kàdirdir.] (Bakara: 284)
Feyzi taleb şöyle olmalıdır ki; Mevlâyı tâ içinden samimi olarak istemelidir, ve bu istek hakîkî muhabbetle olmalıdır. Öyle ki, o taleb onu, mâl, câh(makam), mansıb, ehl ü iyâl ve bütün mâli oluğu şeylere, hattâ vücudana dahî iltifattan fânî kılmalıdır(ayırmalıdır). Çünkü Allâh-ü Teàlâ, hizmetleri âli ve yüksek olan kimseleri sever ve talebine, ameline güvenmeyip ancak allah'ın fazlına güvenmelidir. Çünkü ameli güzel dahî olsa, fazl-ı ilâhi ile bir olamaz. Ve kezâ, ebediyyen bir lahza ve bir an dahî Hak Teàlâ'yı talebden gafil olmamalıdır. Ve talebinde Hakk'ın rızasından başka bir şey istememeli ki Hak'tan uzaklaşmış olmasın. Zîrâ Hak Teàlâ hiç bir şeyde ortaklık kabul etmez.
Talebinde kat'iyyen duraklama yapmamalıdır. Çünkü bunda tehlike vardır. Bu hususta;
(Men istevâ yevmâhü fehüve mağbûnün) buyrulmuştur. Yâni, "Bir kimsenin iki günlük ameli birbirine müsâvî olursa, yâni ikinci günkü ameli evvelki günden ziyade olmazsa, o kimse ehl-i hüsrandır, zarar ve ziyandadır."
Yine Efendimiz SAV:
(Allàhümme innî eûzü bike minel-hûri ba'del-kûr) [Ey Allahım, ziyadelikten sonra noksanlıktan sana sığınırım!] buyurmuştur. Buradaki hûr noksan, kûr de ziyade demektir. Hakkı talebde duraklama iki sebepten hâlî (ayrı) olmaz: Biri, kişi bilmeden gönlünün başka şeylere teveccüh etmesidir. Biri de günah işlemesidir. Bunun için derhal tevbe ve istiğfara devam etmeli ve yanlış yolları ve günahları terk etmelidir. Çünkü günahlar terk edilmedikçe, istiğfar fayda vermez.
Ammâ (li-eclil-istifâde) kalbi hazırlama şekli şöyle olmalıdır: Hayal ve havâssını dünya ve ahiretten ve bütün manevi hal ve makamlardan, belki kendi varlğından kat' edip cümle mâsivâyı unutur gibi olmalıdır... Ve mürşidin kalbinden feyz-i ilâhîyi talib olduğu halde, nazarını, basîretini iç gözünü kalbinin derinliğine eriştirip, kalbini mürşidin kalbine muttal ve feyzin gönlüne akışını mülâhaza kılmalıdır. Bir vechile ki, Zât-ı Mukaddes Celle Şânühû'dan hiç bir şekilde gafil olmayarak ve gâyet içi yanarak tazarrû, niyaz ve muhabbetle muntazır olmalı ve şöyle itikad etmeli: Kalb feth olununca feyz-i ilâhî denizler misâli kalbe teveccüh eyledi; ve kendisini her ne kadar idrâk etmese de yine öylece itikad eylemeli; çünkü idrâk vüsûle şart değildir; belki şartı istemek, hemen vüsûle inanmamaktır.(Yani kişinin onu farketmemesi olmadığı anlamına gelmez, bilakis inanmak için farketmeyi beklemek bile hoş değildir.)