Niyazi-i Mısri hazretlerinin hayatı

  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.
  • : Function ereg() is deprecated in /home/furkan/public_html/includes/file.inc on line 646.

Niyazi-i Mısri hazretlerinin asıl adı Mehmet (Niyazi)

dir.İkinci Osman devrinde 1617-1618 yıllarında (Hicri 1027) Malatyada şimdiki

adı Soğanlı olan "İşpozi" kasabası'nda doğmuştur.Babasının adı Ali

Çelebidir.

1638 de Medrese tahsilini tamamlayarak icazet alan divan

sahibi Tanrısal ilimler üzerinde çalışarak bilhassa tefsir,hadis,fıkıh ve

tasavvuf alanlarında yavaş yavaş adını çevresine duyurmaya

başlamıştır.Tasavvufu daha başlangıçta iyi şekilde kavramasıyla yaptığı

va'azları da o derece etkili oluyor ve büyük ilgi topluyordu.Babasının bir

Nakşibendi tarikatı mensubu olmasına rağmen,henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken

Halveti tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin efendiye intisab etmiş ve sonuna kadar

bu tarikatta kalarak coşkun bir sofi olmuştur.

Henüz 25-26 yaşlarında bulundukları sırada hem Arapça

lisanını ilerletmek,hem de tanınmış sofilerle görüşmek ve onların kemal ve

zevklerine erişme yollarını araştırmak maksadıyla şeyhinin ve ailesinin

müsaadelerini alarak gezisine Bağdadtan başlayarak bütün Arap yarımadasını

dolaşmış, o zamanlar hocası yalnız Mısırda bulunan "Miftah-ı Ulumil

Gayb" (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısıra gidip Ezher

Camii civarında bir Kadiri şeyhinin yanına yerleşmiştir. Divan sahibi bir

yandan Gayb ilmi tahsiline devam ederken, bir yandan da Ezher Camii'nde

va'azlar veriyor ve tanınmış ilim adamları ve sofilerle ilişkiler kurarak,

onlarla ilmi ve tasavvufi sohbetlerde bulunuyordu.

Dört yıla yakın bir süre devam eden tahsil devresinin

sonunda Niyazi bir gece rüyasında "Abdülkadir-i Geylani" hazretlerini

görür .Geylani rüyasında Niyazi'ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve Anadolu

tarafını işaret eder.Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister,rüyasını duyan

şeyhi,kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise de O gitmede ısrar eder ve izin

alıp Anadolu yoluyla İstanbul'a gelir.Sokullu Mehmet Paşa Medresesi'nde bir

hücrede irşada başlar (1646).

İstanbul'dan Bursa'ya gidip orada Veled-i Enbiya Camii

kayyimi Ali Dede'nin evinde ve Ulu Cami yakınındaki medresede oturan Niyazi-i

Mısri,yine bir rüya üzerine Uşak'a giderek Halvetiyyenin Elmalı'lı Yiğitbaşı

Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed'e intisabedip

tecdid-i biat eyler.Ümmi Sinan ile Elmalı'ya giderek şeyhinin dergahında

imamlık,hatiplik ve şeyhinin oğluna öğretmenlikte bulunur.Bir aralık İstanbul'a

bir seyahat yapar. 1065 (1654-1655) te kendisine Ümmi Sinan tarafından hilafet

verilmesine müteakip Uşak'a ve Kütahya'ya,Ümmi Sinan'ın ölümünden sonra tekrar

Uşak'a oradan Bursa'ya gidip Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir.Bir kız

çocuğu olur.Abdal adlı bir tüccar, Niyazi'ye bir dergah yaptırır.Bu dergah 1080

(1669-1670) tarihinde merasimle açılır.Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet

Paşa'nın daveti üzerine Edirne'ye giden Niyazi,fazla değer verdiği cıfra

dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673) te Rodos'a sürülür.Dokuz ay

sonra affedilerek Bursa'ya döner.

1676 tarihinde sürüldüğü Limni Adası'nda 1691 senesine kadar

sürgün hayatı yaşadıktan sonra affedilir. Ahmed II. devrinde Türk ordusunun

Avusturya üzerine hareketine karar verildiği zaman Bursa'da oturan Niyazi-i

Mısri,Allah rızası için gazaya gideceğini bildirir. 1104 (1693) te

müridlerinden 200 kişiyi etrafına toplar.Niyazi'nin ,Bursa'da yeni kaplıca

civarındaki Bademli Bahçe'de çadır kurdurup yola çıkmaya hazırlandığı

duyulunca,mürüdleri çoğalan şethlerin huruc davasına kalkıştıkları ve bu yüzden

kan döküldüğü göz önünde tutularak kendisine Bursa'da kalıp hayır dua ile

meşgul olması için Hatt-i Humayun gönderilir.

Padişahın Niyazi'ye gönderdiği mektup aynen şöyledir:

"Mısri Efendi,selamımdan sonra sefere kasd ve azimetiniz olduğu mesmu-i

hümayunum oldu.Sefere teveccühünüzden ise halvetinizde duaya meşgul olmanız

ensebdir.Mahallinizden harekete rızay-i hümayunum yoktur.Huzur-i hatır ile

zaviyenizde oturup asakir-i İslamiyye ve ğuzat-i mücahidine teveccüh-i tam ile

mansur ve muzaffer olmaları duasında olmanız me'muldür vesselam."

Niyazi,padişahın bu isteğini kabul edemeyeceğini şu mektubu ile bildirir:

"Bismillahirrahmanirrahim.Elhamdülillahi

Rabbilalemin.Vassalatü vesselamü ala Seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi

ecmain.Vesselamü ala halifeti'l Mehdiyyi.

"Padişahım, "İnne mesele isa kemeseli Adem" buyuruldu.Mümasili

ilmül-esmada yığıldı.Kabul edene meslek dendi,kabul etmiyene şeytan

dendi.Kazalik İsa,nüzulünde ilmü'l-esma ta'lim eyledi.Kabul edene melek ve

mehdi dendi,etmiyeneşeytan ve deccal dendi.Ondan nüzul-i İsa'ya gelince ne

kadar enbiya ve rüsul geldiyse anlara muhalefet eden padişahlardan kanğısı

behremend oldu,muradına erdi? Cümlesi makhur oldular. "Padişahım,muhale

ferman vermek akil işi değildir.Bir kevkebe tulu etmesün deyu ferman

versen,yahut borusu (ağrısı) tutmuş avret doğursa padişaha asi olur mu?

Padişahım,ben seni esirgerim,sana benim su-i kasdım

yoktur.Senin hayırhahınım.Senin düşmenim,beni sana yanlış bildirir.Bu dahi

malumun ola ki enbiyada ve evliyada kizb ve hilaf ve müdahene olmaz.Bizim sana

su-i kasdımız yoktur.Dediğimize itimat edin ve nüdemadan birisini şunu azl veya

katleyle demem.Bu senin hizmetine layık değildir.Ancak umum üzre adleyle deyu

nasihat ederiz,kabul edersen senin izzetin ziyade olur; aziz olursun; kabul

etmezsen zararı kendinize edersiniz.İsa nüzul etmesün deyu ferman verüp geru

reddedemezsin.Ancak bir miktar ta'ciz edersen,me'yus olunca sonra nazarı Hak

erişüp ol me'yusa necat verir.. "el-Hasıl enbiyaya muhalefette olmaktan

men ederim. Nasihati kabul edersen, tahtında sabitkadem olursun. İsa

Aleyhisselam, kendi hakkında ala mele'innas haza mehdiyyüzzeman deyu şehadet

eder.Şehadetini Allah taala kabul eder, cümle halk dahi kabul eder.Ve illa

muhalefetin zararı kenduye aidolur, bilürsün. Nasihatim budur. Bu mektubu kendu

şeyhine gösterme ve re'yiyle amil olma. Şeyhu-l İslama ve ulemaya göster,

anların re'yiyle amil ol.Alim kavli şeyhulislamı müşirdir. Anların

işaretleriyle amil ol Ahmed adedidir 254 Vesselamü ala men

ittebe'a'l-hüda".

Niyazi, Padişahın emrine kulak asmıyarak Tekfur Dağına kadar

gittiği gibi, yapılan te'kide de ehemmiyet vermemiş idi (Silahtar, tarih,

II,704).Hadiseyi duyan padişahın, şeyhe mahsus bir koçu araba, dervişler için

de para gönderdiğine ve onu Tekfur Dağında karşılattığına bakılırsa Niyazi'yi

çok saydığı anlaşılır. (Reşid, tarih, II,216). Niyazi-i Mısri'nin Edirne'ye

yaklaşması ve padişaha, iş başında bulunan hainleri keramet ile birer birer

haber vereceği şayiası, pek çok kimselerin de şeyhi sabırsızlıkla beklemeleri

devlet adamları arasında telaş uyandırır.Sadrazam Bozok'lu Mustafa Paşa, Mısri

Efendi'nin duasını almak istiyen ve sonra sefere çıkılmasını münasip gören

Ahmed II yi, bu zat geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki

telkinleriyle fikrinden vazgeçirdi. Niyazi, 26 Şevval, 1104 (30 Haziran 1693)

Salı günü Edirne'ye gelip va'zetmek üzere Selimiye Camiine indiği zaman, halk

caminin etrafını almış, kalabalıktan içeriye girilemez olmuş idi.

Bu durum karşısında Sadrazam, Mısri Efendi eğer derhal

sürgün edilmezse büyük bit karışıklık çıkacağını padişaha telkin ederek Şeyhin

Limni'ye gönderilmesi hususunda bir ferman alır. Şeyh Efendi hemen Tahtırevana

bindirilip Boğazhisarındaki Kaptan Paşa'ya sevk olunarak Limni'ye gönderilir.

20 Recep 1105 (16 Mart 1694) Çarşamba günü

Limni'de irtihal-i dar-i beka eyler.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

İnsana çeşitli iyilikler lutfeden,Kur'an sofrasına insanları

ve cinleri davet eden Allah'a hamdolsun. Rahman namına o sofralara çağıranların

Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran

Ali'ne ve ashabına salat ve selam olsun.Bundan sonra :

Bu fakir kul Mısri,her ne kadar o sofralara güzel icabet

edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah'ın şu sözüyle o sofranın inmesini

istiyordu : "Allah'ım,bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden

öncekilere de,bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize olsun.Bizi

rızıklandır.Muhakkak sen,rızık verenlerin en hayırlısısın."

Bin yetmiş altı yılı Şevval'inin ikinci günü akşama doğru

kıbleye karşı oturmuş: "Fakirlik tamam olduğu zaman o,Allah'tır."

sözünü düşünüyordum. Allah'ın ilhamiyle sırrıma bunun hakiki bir manası doğdu.O

kadar kesin bir mana doğdu ki artık bunun ötesinde bir mana yoktur.Allah bana

açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zahirde,ne batında varlığı

yoktur.Yalnız var sanılır.Bana bildirdi ki arifin sırrında vücuttan fakr

(yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz,doğrudan doğruya Hak'kın yüzüne bakması

mümkin olmaz.Nitekim yüce Allah buyurmuştur: "O gün bazı yüzler sevinçli,

rablarına nazırdır." (Kıyamet 32) Varlığı atmazsa,Allah'ın göklere ve yere

arzettiği,onların kabulden imtina,edip sadece insanın yüklendiği vücut

emanetini ödememiş olur.Ve bu suretle büsbütün hiyanetten kurtulamaz.Allah'ı da

sevmez olur.Çünkü Allah Teala "Allah hainleri sevmez" (Enfal 58)

ayetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez.

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah'ı görsün ki

o,Hak'ın olan vücudu kendine mal etmektedir.Çünkü fakrın tamamı,Allah'tan başka

her şeyden varlığı almaktır.Vücut kalkınca Hak görünür.Ve hiç kaybolmaz.Dersen

ki: "Vücut görünürde ve gerçekte Allah Teala'nın ise o halde arif kim,O'na

bakan kim,O'nu gören kim?" Derim ki: "Vücut birdir ama mertebeleri

çoktur.Bir mertebede muhiblikle,bir mertebede mahbuplukla görünür.Bir mertebede

gül olur,diğerinde bülbül." Futuhat-i Mekkiyye'nin başında şöyle bir beyit

vardır: "Rab Hak'tır,kul Hak'tır.Ah bilseydim,kimdir mükellef.Kuldur

dersen,o ölüdür.Rab'dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?"

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün)

siyah olması (yok olması) dır.Yokluğa da siyah denilir.Yani dünya ve ahiret

ademdir (yoktur).Bunların varlığı yoktur.Çünkü varlık gerçekte

Allah'ındır.Mahlukata varlık vermek mecazidir.Peygamber'in: "Nefsini bilen

Rabbını bilir." sözünün manası da budur.Çünkü nefsinin vücudu olmadığını

bilirse,kendisinde olan vücudun Allah'a ait olduğunu anlar.Yani

kendisinin,mahiyyeti itibariyle Rab,görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir.Yahut:

o aynen (zat itibariyle) Rab,taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir."

diyebilirsin.

"Fakirlik küfür olayazdı." sözüne gelince

bu,nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşmanın sonucudur.Ama benim

söylediklerim,farz ibadetlerle Allah'a yaklaşmanın sonucudur. "Allah

gerçeği söyler,O,yola iletir." (Ahzab 4)

Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmak üzere

salıvermiştir.Aralarında bir engel vardır;birbirinin sınırını aşamazlar."

(Rahman 19-20) ayetini izah etmektedir.Ayetin anlamı şudur: Tatlı denizi ve acı

denizi salıverdi.Bunlar,karşılaşıyorlar,yaklaşıyorlar,yüzeyleri birbirine temas

ediyor.Fakat aralarında birbirine geçmelerine mani bir berzah (açıklık)

vardır.Bundan dolayı biri diğerine karışarak onun özelliğini bozmaz.Yani

sınırlarını geçemez ve aralarındaki engeli boğmazlar.

Burada iki denizden maksat şeriat ve hakikattir.Allah Teala

onları salıvermiştir.Karşı karşıya gelirler,komşu olurlar,yüzeyleri birbirine

dokunur.Öyle ki şeriatte bulunan her ilim ve amel hakikatte de bulunur.Hiçbiri

o ilim ve amelden ayrılmazlar.Fakat yine de aralarında Allah'ın hikmeti ve

kudreti icabı birbirlerine karışmalarına engel bir berzah vardır.Bu engel

sebebiyle biri diğerine geçemez.Bu mani,iki taraf adamlarının vehimleridir.Yani

bu iki ilim,aslında tek bir ilimden ibarettir.İki ilim itibar edilir.Bu

itibardan dolayı,iki taraf erbabı arasında daimi bir ihtilaf vardır.Bunun

zahirde misali dağ'dır.Dağ,dağ olması dolayısiyle tektir.Çıkışı ve inişi

dolayısiyle ikidir.Çıkışı şeriate misal,inişi hakikate misaldir.Dağda yürümek,çıkan

için zordur;inen için kolaydır.Ama dağın zirvesinde olan kimse çıkış ve iniş

zahmetinden kurtulmuştur.

Bu engelden dolayı iki taraf ehlinden gizli kalan bir hikmet

gereğince biri,diğerinin hükmünü kaldırmaz.Zira bu engel,iki cihanın imarı için

konulmuştur.Bunun içindir ki tamamen birbirine geçip karışmazlar Şeriat

ehli,hakikat ehlinin ilmini bilmediklerinden ve onları şeriate aykırı

sandıklarından dolayı hakikat ehline karşı koyarlar.Tam kemale ermiş

muhakkikler müstesna,hakikat ehli de şeriati hakikate aykırı görerek onu terk

etmekte bir sakınca görmedikleri için şeriat ehline karşı koyarlar.Fakat dağın

zirvesine ulaşan en yüksek kulelerde oturan arifler,A'RAF ehlidirler.Bu iki

ilmin,bir tek ilim olduğunu,iki taraf erbabının gözlerindeki illet örtüsünden

dolayı iki ilim gibi göründüğünü bilirler.Ve iki taraf ehlinin de haklarını

verirler.İki tarafın benzerliklerini açıklayarak,müşkillerini çözerek bu iki

ilim erbabının arasını mümkün mertebe düzeltmeğe çalışırlar.

Her asırda bunların aralarını bulan kimseler mevcuttur.Eğer

aralarını bulan kimseler olmasaydı,aralarında savaş olur,düzen bozulurdu.Bundan

dolayı dır ki "Ahlak güzelliklerinin en iyisi,iki kişi arasını islah

etmektir." denilmiştir.Bu iki ilim,sulh ile karışacak,birleşecek gibi

olur,lakin aralarındaki berzah ile ayrılırlar.Ve böylece daimi olarak halleri

birbirine tecavüz etmez.Ta ki birinin hükmü diğerini yenerek iki cihanın

dengesi bozulmasın.

"Ey iman edenler,zandan çok sakınınız. Çünkü zannın

bazısı günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayınız,biriniz,diğerinizin

gıybetini etmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Elbet bundan

iğrendiniz.Allah'tan korkunuz. Şüphesiz Allah bağışlayıcı ve merhamet

edicidir." (Hucurat 12)

Bil ki,güneş nereye yönelse,karşısında karanlık görmez.

Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür. Güneşin gördüğü nur,karşısına

düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında

aydınlık olmaz.Karanlık,karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür. Bu

karanlık,karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır.İmdi güneş,kendine

kıyasen,bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder.Zulmet (karanlık)

ise,kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanar.

Güneş,arif-i billah olan muvahhid mü'minin misalidir. Bu

zaten bütün eşyada,kendi irfanının,tevhidinin,imanının ve ayanının "Hiçbir

şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini

anlıyamazsınız." (İsra 44) ayetinin ifade ettiği gibi aksini,nurunu

görür.Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet,küfür ve isyan zulmeti

vardır. Fakat o mü'minin bakışının nuru,bütün eşyayı kaplar da o,hepsinde

sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat,bir insana,ancak

kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün

olur.

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer. Bu

adam,bütün eşyada bir eksiklik görür,herkeste bir ayıp arar.Cahil neye

baksa,cehaletinin ve aybının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa

olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur.Fukara bilmez ki o,kendi ayıp ve

noksanıdır,oradan kendine aksetmiştir.Binaenaleyh,ey Ehlullah yolunda süluk

eden talip,Allah'ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden

doğsun,tutulduğu yerden açılsın,kalbinin alemleri nurlansın,nuru yüzüne vursun

ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında

bulunanlar,senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin,senin gölgende,yani

cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur.Allah,bizi

de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan,Allah indinde ve insanlar indinde

razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin

Gece ve gündüzü birer ayet (delil) kıldık. Gecenin ayetini

kaldırıp, rabbınızın bol nimetini aramanız,yılların sayısını ve hesabını

bilmeniz için gündüzün ayetini aydınlık yaptık. Her şeyi uzun uzadıya

açıkladık." (İsra 12)

Denildi ki iki ayet ay ve güneştir.O zaman mana şöyle olur:

Gece ve gündüzün iki aydınlatıcısını iki ayet kıldık.Yahut gece ve gündüzü iki

ayet kıldık.Gece ayetini ki aydır,mahvetmek demek,onu kendi nefsinde

nursuz,karanlık kılmak,yahut nurunu ay sonuna yaklaştıkça yavaş yavaş eksiltip

tamamen gidermek demektir. Gündüzün ayetini ki güneştir,gösterici kılmak ise

onu,ışıgiyle eşyayı gösteren ışın sahibi yapmaktır. "Ta ki Rabbınızın

keremini arayasınız." yani gündüzün aydınlığında geçim sebeplerinizi

arayasınız ve onunla işlerinizin zamanlarını bilmeğe tevessül edesiniz,gece

gündüzün değişmesiyle yahut hareketiyle senelerin sayısını,hesabı,hesap cinsini

bilesiniz. "Din ve dünya işlerinde muhtaç bulunduğunuz her şeyi açık açık

izah ettik." Şüpheye yer kalmayacak şekilde açıkladık.(Kadi-i Beydavi)

Ben derim ki: Ayette geçen mahvetmekten,Ayın nurunun,Bedre

(dolunaya) doğru girgide artmasıyla gece karanlığının yavaş yavaş azalması da

kasdedilmiş olabilir. Burada izafet,yine adedin ma'duda izafeti gibidir. Ya da

Kamer nurunun ay sonuna doğru yavaş yavaş azalması da muradedilmiş olabilir. O

zaman izafet lam veya fi manasınadır. Her iki mananında kasdedilmiş olması

muhtemeldir. Gündüzü gösterici kılmaktan maksat,onu kemal nurunda daima

aydınlatıcı,parlak kılmak demektir. Bu misal,telvin (kesret) ehli ile temkin

(hakikat) ehlini temsil etmektedir. Telvin ehline ilim, ma'rifet, ibadet ve

taat tahsilinde iki gününden hiçbiri diğerine eşit olmayacak şekilde daima

ilerlemek gerektiğini tenbih eder. Çünkü Hz.Peygamber Efendimiz : "İki

günü birbirine eşit olan aldanmıştır." buyurmuştur. Keşif ve ayan güneşi

doğup yakin hasıl oluncaya kadar ilerlemelidir.

"Ta ki Rabbınızın keremini,nimetini arayasınız."

demek,ilim ve maarifin zikir ve güç riyazat ile çoğalmasını telep edesiniz.

"Tevhid-i Zat" hakikatinin doğmasıyla "Senelerin sayısını ve

hesabı bilesiniz." demektir.Zira her yönüyle O'nu bilmek,ancak,Allah

Teala'nın,gündüzünün ayetini keşfederek vücudunu gösterici kıldığı kimseye

nasibolur. Halkın günü,haftaları,ayları ve yılları olduğu gibi hesap gününün de

günü,haftaları,ayları ve seneleri vardır. Halkın günü gece ve gündüz olarak

yirmidört saattir.Rabbın günü bin senedir. "Muhakkak Rabbın indinde bir

gün,sizin saydığınız bin yıl gibidir." (Hac 47) Allah'ın indinde miktarı

elli bin yıl olan gün de vardır ki o,hesap günüdür. Herbirinin kendine uygun

haftaları,ayları ve yılları vardır. Bunun sayısını bilmek, Suğra (küçük),vusta

(orta),kübra (büyük) devrelerini bilmeğe bağlıdır.Bu devrelerin hepsini Arş

devresi içine alır.Fakat Arş devrelerinin sayısını bilmek ne mümkündür, ne de

zapta sığar. Çünkü sonu yoktur.Zira Ahiret ebedidir. "Ta ki Rabbınızın

keremini arayasınız." sözü, telvin ehlinin haline işarettir.

"Senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz." sözü ise temkin ehlinin

haline işarettir. Bu ayette telvin (kesret) ehlini,temkin (hakikat) ehli olmaya

teşvik vardır.

İnsanlar arasında öyle insan vardır ki Allah onun ilim,iman

ve yakinini artırarak cehalet gecesinin ayetini yok eder,ömrünü nur üzerinde

geçirip bitirir. Öyle insan da vardır ki Allah onun,ömrünün sonuna doğru günden

güne günahlar zulmetiyle kalbinin kararmasından meydana gelen gecesinin geceye

mahsus aydınlatıcı ayetini yok eder de o kimse ömrünü böyle karanlık içerisinde

geçirir. Bundan Allah'a sığınırız. Öyle insan da vardır ki isyan zulmeti ile

kalbi kararmış olup,Allah,kalbini külliyyen mühürliyecek iken,sonra günahtan

tevbe ile imanının,amelinin ve ihlasının nuru doğar; o nur ve yakin, Allah'ın

dilediği kadar artar,o insanı karanlıktan kurtarır. Bu hal bazılarında bir kaç

defa tekerrür eder. Eğer bir kimse: "Bizden iyilik geçmiş

kimselerden" ayetinin mazharı ise ömrünü,iman ve amelinin nuru arttığı

zaman saadet üzre bitirir.Fakat,ezelde şekavete mazhar olanlardan ise İhsandan

sonra yüz üstü düşmekten Allah'a sığınırız.Ömrünü,isyan zulmetinin arttığı

sırada şekavet üzre bitirir.Ve öyle insan da vardır ki Allah onun gündüzünün

ayetini gösterici kılmış ve kah eksilen kah artan bir durumda bulunan telvinden

kurtarmıştır.Çünkü sabah olduğu zaman lambaya ihtiyaç kalmaz.Bunlar

peygamberler,sıddikler,şehidler ve salihlerdir. "Bunlarla arkadaşlık ne

güzel şey." (Nisa 69)

Bu haller,sözünü ettiğimiz ihtiyari olaylarda görüldüğü gibi

insanın tabii bünyesinde de görülür.Mesela tabii vücudumuzda bulunan güzellik

ve kuvvet gibi.Güzellik çocukta yirmi yaşa veya daha yukarı çağa varıncaya

kadar artar.Ondan sonra eksilmeye başlar.Kuvvet de böyledir.Ömür ortalarına

kadar artar,sonra eksilmeye başlar.Ta ki insan,bunların,Allah'ın kendine vermiş

bulunduğu bir emaneti olduğunu,tekrar Allah'a döneceğini "Bütün işlerin de

O'na döneceğini" bilsin.Ve güzelliğiyle kuvvet ve kudretiyle

böbürlenmesin.Zira dellalin,kendisinde bulunan emanet ve ariyetlerden dolayı

halka kibretmesi,ahmaklık ve beyinsizliktir.İnsanda daha buna benzer haller

çoktur.Lakin sözü bu risaleye uygun gelmeyecek şekilde uzatmayı

gerektireceğinden dolayı kısa kestik. "Allah gerçeği söyler,O,yola

iletir." (Ahzab 14)

Filazoflar şöyle demişlerdir: "Nefs-i

Natıka,hakikatlere uygun suretlere bürünür ve onlara sadık hükümleri gerçekleştirirse

sanki o,bütün vücut (varlık) un kendisi olur.Bütün yaratıklar bu cismani

suretlerle çok şiddetli bir şekilde birleştiklerinden ve bunlarla son derece

meşgul bulunduklarından dolayı kendilerini seçemiyecek ve görünmeye muktedir

olamıyacak durumdadırlar.Sanki o suretler ve heykellerden ibaret

olmuşlardır."

Yani nefs-i natıka (konuşan nefs),cisimlilik dolayısıyla son

derece kesiftir ruhaniyyet dolayısıyla son derece latiftir.Ruh,hangi şeye girse

onun hükmünü alır,onun rengine bürünür.Tıpkı su gibi.Suyun rengi de kabın

rengine bağlıdır.Bu bilindi ise bil ki: nefs-i natıka,letafet kazanıp,hariçte

hakikatlere uygun olan,onlara muhalif olmayan zihni hayallerin şekilleriyle

bezenir ve o hakikatlere uygun hükümleri giyer ve bu düşünceler nefs-i natıkada

iyice yerleşir,nefs-i natıkanın sözlerinde ve fiillerinde bunların eseri

meydana çıkar ve nefs-i natıka hiç abes konuşmayacak,abes iş ve hareket

etmeyecek şekilde bu hakikatlerde rüsuh bulursa işte o zaman nefs-i

natıka,sanki o suretlerin,şahsiyetlerin,o heykellerin kendisi olur.Bu,dış

alemde şuna benzer: Mesela Zeyd bir şehirden çıkıp başka bir şehre yerleşse,bir

zaman sonra çıktığı o şehir halkını eskiden gördüğü gibi şahıslar ve görüntüler

olarak tasavvur etse yanılmış olur.Çünkü o şehir halkı ölüm ve doğum

ile,kuvvetlenme,zayıflama ve büyüme ile değişmiş,halden hale,sıfattan sıfata

geçmişlerdir.Bundan dolayı onun bu düşüncesi gerçeğe uygun değildir.Ama o şehir

halkını,şahıslarıyla,görünüşleriyle değil de türleriyle ve cinsleriyle

düşünürse onun bu düşüncesi,gerçeklere uygun düşer.

İşte birinci düşünce sahipleri acı bir azap

içerisindedirler.Çünkü onlar kalblerini durmadan değişen gölgelere

bağlamışlardır.Onlar,erişilemeyen bir gölgenin peşinden koşmaktadırlar.İşte

dünyaya ve dünya adamlarına gönül bağlayan da böyledir.Öteki tasavvur sahipleri

ise daimi bir rahat ve ebedi bir huzur içerisindedirler.Çünkü onlar,kalblerini

devamlı olan ahiretin salih amellerine vermişlerdir.Bu,öyle sağlam bir iptir ki

ona tutunan kopup düşmez.İşte avam,daima serap gibi yalancı,süslü batıl

suretlerle uğraşarak,letafet taraflarını kesafet taraflarında mahvettiklerinden

dolayı,sanki bu aslında olmayan aldatıcı şahsiyetlerin ve görünür heykellerin

kendileri haline gelmişlerdir.Havass (seçkinler) e gelince bunlar da daima hakikatlere

uygun suretlerle uğraşmak dolayısıyla kesafetlerini letafetlerinde

kaybettiklerinden,sanki o hakikatlerin ve o vücudun kendisi olmuşlardır.Çünkü

insan,düşündüğünün aynıdır.Bunun için biri Arapça,biri Farsça,biri Türkçe olan

üç beyit söylenmiştir:

Arapça: "Ey Fazıl kardeşim,sen düşüncenden

ibaretsin,yoksa büyüttüğün et ve kan değilsin."Farsça: "Ey kardeş,sen

düşüncesin,kemik ve akıl değilsin.Eğer düşüncen gül ise gülsün; diken ise

külhansın."

Türkçe: "Ademi dedikleri endişedir,gayr-i adem ustuhan-ü

rişedir (Adam olmayan kemik ve tüydür.) Ademin endişesi olsa latif,şüphesiz

zatı olur anın şerif."

Ey kardeşim,görüntüler zindanından gözünü kaldır da yukarıya

bak.Çünkü bunlar,Kur'an'da Esfel-i Safilin diye adlandırılan aşağıların

aşağısıdır.Mutlak külliler alemine bak ki o alemin derecelerinin en aşağısı

nevi'ler alemidir.Bunun üstünde cinsler,cinslerin üstünde yüksek

cinsler,bunların üstünde cinslerin cinsi vardır.Sonra cevherler,arazlar,vücup

ve imkan,sonra mutlak vücut gelir ki burada varlık dairesi tamamlanır ve sen

rahatlar ezeli ve ebedi sevince erersin.Muhakkak bil ki gözünü cüz'ler

aleminden kaldırmadıkça,külliler ile ülfet etmedikçe bütün neş'elerde devamlı

olan ilahi işlerdeki rahatı bulamazsın. "Allah gerçeği söyler,O,yola

iletir."

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "O gün Yer,başka bir

Arza,gökler başka göklere değiştirilir.Herkes kahredici Tek Allah'ın huzuruna

çıkarlar." (İbrahim 48) "O'nun yüzünden başka her şey helak

olacaktır.Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz." (Kasas 88)

Bil ki insan neden lezzet alıyor,nede rahat ediyorsa

mutluluğu ondadır.Her şeyin lezzeti tab'ı (yaradılışı) na göredir.Bir şeyin

yaradılışının gereği,o şeyin mahulika lehi (ne için yaratılmış ise o)

dir.Eşya,yaratılmış bulunduğu gayeye kavuşmak ister.Çünkü ondan bir

parçadır.Nasıl ki parçalar bütüne kavuşmak talebeder,nehirler denize ulaşmak

isterse,her şey de böyle küllüne (bütününe) kavuşmak,onda fani olmak

ister.Gözün lezzeti,güzel şeylere bakmada,kulağın lezzeti makamları,güzel

sesleri duymada,kalbin lezzeti yaratıldığı şeye nail olmada yani umuru (işleri)

bilmededir.Kalbin gıdası bilgidir.Gıda sevilir ve istenir.Bil ki insanlığın

saadeti,Allah Teala'yı bilmededir.Çünkü bu,lezzetlerin ve rahatların en son

mertebesidir.Lezzetlerin en bayağısı da sanatları bilmektir.Fakat yine de

bu,çocukların oyunları bilmesinden daha tatlıdır.İlmi bilmek de oyunu bilmekten

lezzetlidir.Sonra şeriat ilmini bilmek,diğer ilimleri öğrenmekten daha

lezzetlidir.Tarikat ilmi de şeriat ilminden daha tatlıdır.Ama hakikat ilmini

bilmek,hepsinden lezzetlidir.Çünkü hakikat ilmi,fiiller tevhidi,sıfatlar

tevhidi ve zat tevhidine vakıf olarak Allah'ın sırlarına ermektir.Allah'ı

bilmek ise elbette lezzetlerin ve rahatların sonudur.Bu,kalbin yani padişahın

gıdasıdır.Diğerleri duyuların,organların,uzuvların ve hizmetçilerin

gıdasıdır.Tabii padişahın gıdası ve lezzeti hizmetçilerin gıda ve lezzetinden

daha üstündür.

Bil ki sen,kalb padişahının lezzetine,diğer duyuların

lezzetinden vaz geçmedikçe ulaşamazsın.Zira yolcu birinci konaktan çıkmadan

ikinci konağa ulaşamaz.Bütün konaklardan geçmeyince şühud kabesine

giremez.Hakikate kavuşan arifler tekrar dünya konaklarına döndükleri zaman

artık yemek,içmek,cima etmek,bahçelerde gezip dolaşmak,dostları ve Allah'tan

başkalarını ziyaret etmek,onlara mani teşkil etmez.Anla ve bil ki her duyunun

ve uzvun kemali,ne için yaratılmış ise onun kemaline ve gayesine

erişmesidir.Kalbin kemali,ne için yaratılmış ise onun kemaline ulaşmasıyla

mümkün olur.Bu da Allah'ı,bütün fiillerinde,sıfatlarında ve zatında tevhid

etmek /birlemek) ile mümkündür.İşte o zaman duyuların ve uzuvların lezzetleri

başka lezzetlere,arş başka bir arza ve gökler,başka göklere değişir. "Tek

ve kahredici Allah'ın huzuruna çıkarlar." "O'nun yüzünden başka her

şey helak olacaktır.Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz." Hasılı

kalb,kemaline ulaşırsa duyular ve uzuvlar da kemaline ulaşır;Allah ile

işitir,Allah görür,Allah ile konuşur.Ve kul,sultanların sultanına ulaşır.O

zaman iş ve devir tamam olur.Allah Teala bizi kendisine kavuşanlardan eyliye.

"Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."

Yüce Allah buyurdu: "Allah selamet evine çağırır."

(Yunus 25) Allah kullarını sıfatlar ve zat tevhidine davet eder.Bunların

tevhidi,bütün afetlerden selamet evidir.O,fiiller tevhidine

kelime-iTevhid,namaz,zekat,oruç,hac gibi şeriatçe emredilen; şirk,adam

öldürme,zina,haram yemek ve bunun gibi şeriatçe yasak kılınan şeylerden

menetmek gibi çeşitli ibadetler ve nehiylerle davet eder.Çünkü kul,emirlerini

tutmak,nehiylerden kaçmak ile selamet evine girer.Yani hiç kimse yaptığı bu

ibadet fiilleri için "Bunlar caiz değildir" diye itiraz edemez,bu

suretle zahirde bir müdahelecinin sataşmasına uğramaz.Göğüslerindeki

aldatma,tecavüz,kin,hased,kibir,kendini beğenme,işittirme,riya gibi kötü

duyguları kalblerinden çıkaran sıfatlar tevhidine de çeşitli güç riyazetlerle

nefs-i emmarenin arzusunu öldürmek,nefsin dediğini yapmamak,alışkanlık haline

getirdiği şeyleri terk etmek gibi şeyleri yapmayı emrederek davet eder.Bu

suretle nefis itmi'nane ulaşır.Nefis itminnana kavuştuğu takdirde güzel

huylardan ibaret bulunan sıfatların selamet evine girer.Kötü ahlak

zindanında,kalblere sıçrayan kötülük ateşinden kurtulmuş olur.Ve bu kötü

huyların azabından daima rahat içerisinde olur.

İnsanlardan ve her şeyden vücudu (varlığı) kaldıran zati

tevhide de: "Allah'ı çok zikrediniz." (Ahzab 41) ayetiyle zikri.

"Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler." (Al-i İmran 191)

ayetiyle düşünceyi emrederek çağırmaktadır.Ta ki bu suretle zikir ve fikir

çakmağından doğan ateşin nuru çıksın,benlik perdelerini yaksın,kalb alemlerini

aydınlatsın,onlara Allah'tan başka varlık olmadığını göstersin ve onları varlık

azabından ve günahından kurtarsın. "Varlığın öyle bir günahtır ki onunla

hiçbir ginah mukayese edilemez." (Hadis).Keza varlık azabiyle de hiçbir

azap mukayese edilemez.Çünkü kendine varlık tanımak,yüklendiği emanete hiyanet

demektir.İnsan,vücudu emanet olarak almıştır.Kim emaneti öderse kendisinden

daha lezzetli,daha rahat,ve daha zevkli bir selamet olmayan ebedi,zati selamete

girer.Zira bu,bütün selametlerin ruhudur.Bu selametin ebedi olması şu demektir:

Yani bir kimse oraya bir an içerisinde girerse artık bütün neş'elerde (anlarda)

orada kalır,çıkmaz.Zira ezeli isti'dad bunu gerektirir. "Allah gerçeği

söyler,O,yola iletir."

İlmini göstererek zenginlerin kapısında dolaşan ve onlardan

bir şeyler uman alimlerin neye benzediğini izah babındadır. Kapılarında ilmini

göstererek dolaştığı kimseler kendisini hor görürler ve nasihatini de kabul

etmezler.Bu alim,örümceğe benzer. Çünkü örümcek de gider,insanların

kapılarında, evlerin küvetlerinde,deliklerinde, tavanlarında ev (yuva) yapar.

Hem de o kadar güzel yapar ki sanatının meharetinden,ölçülerinin

güzelliğinden,açılarının düzeninden mühendisler hayret ve acz içinde

kalırlar.Fakat onun orada yuvalanmasındaki maksat sinek,kelebek ve emsali

şeyleri avlamak olduğundan insanlar ona yüz vermezler,aksine onu yıkmaya

çalışırlar,kötü görür şum tutarlar.İlmiyle amel eden salih,hiç kimseye yüz suyu

dökmeyen alim de arıya benzer.Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka

veliler edinen kimseler ev edinen örümcek gibidir.Evlerin en bayağısı da elbet

örümcek evidir. Bilmiş olsalardı!" (Ankebut 41).Ve buyurmuştur:

"Rabbın arıya:" Dağlarda,ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva

edin;sonra da Rabbinin gösterdiği yollardan mütevazi olarak yürü." diye

vahyetti.Onun karınlarından insanlara çeşitli renklerde içki (bal,bal şerbeti)

çıkar.Onda insanlara şifa vardır. Düşünen bir millet için bunda ibret

vardır." (Nahl 68-69).

Bil ki faydalı ilimleri cemeden ve onlarla salih ameller

işliyen alimi,Allah bilmediği ilimlere aşina kılar.Çünkü Peygamber Aleyhisselam

Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Bildiğiyle amel edeni Allah,bilmediği

ilimlere varis kılar." Ve buyurmuştur: "Kırk sabah Allah'a halisane

ibadet eden kimsenin kalbinden lisanına hikmet pınarları fışkırır." İmdi

kırk sabah ibadet eden böyle olursa ya kırk hafta,kırk ay,yahut kırk sene

ihlasla sabahlıyan kimse nasıl olur? Veraset ilmi temiz baldır.Kalbleri

saflaştırır,ruhları temizler,dilleri tatlılaştırır.

Hasılı ey kardeşim,Hak nazarında

kapılarda,deliklerde,tavanlarda yuva yapan örümcek gibi olma.Çünkü o

ev,sahibini sıcaktan ve soğuktan korumaz.Örümcek onu sadece sinek ve kelebek

avlamak için yapar.Yani ilim aracılığı ile zenginlerin dünyalıklarından

faydalanmak için onların kapılarına gitme.Halktan uzlet eden arı gibi ol.İlmini

ve amelini halis et ve iyilikle emir kötülükten nehiy dışında ilim ve amelini

insanlardan gizle.Çünkü arı,Yüce Rabbın vahyiyle öyle bir ev yaptı ki

örümceğinki gibi mühendisler onun da sanatından hayrete düştüler,aciz

kaldılar.Hatta bununki ondan da güzel.Arıların karınlarından çeşitli renklerde

şarap çıkar ki bunda insanlara şifa vardır.Arı tadı ağızlarda kalan o saf bal

ile evinin hücrelerini doldurur,onunla kendinin ve insanların açlığını ve

çeşitli hastalıkları savar.Yani tenhayı ve uzleti sevmekte ilim ile amel

etmekte arı gibi ol ki sana veraset ilmi hasıl olsun.Ahlak-i hamide meyvasını

versin,kalbin,Allah'ın ilhamına konak olsun,böylece va'z-ü nasihat ve irşadda

söylediğin her kelimen,içinde insanlara şifa bulunan çeşitli renklerdeki şarap

(bal) olsun.Bir vaiz bir şeyhe yazıp ona: "Halkın,bizi değil de sizi dinlemeye

meyletmesinin sebebi nedir?" diye sordu.Şeyh cevabında dedi ki: "Ey

kardeşim,bizim ağızlarımızda tevhid balı,zikir balı;Kalblerimizde Allah aşkı

var.Bizim kalblerimizden doğup ağzımıza gelen her söz,içinden çıktığı ve

üzerinden geçtiği şeyin (yani kalbin ve dilin) tadiyle karışmıştır.Bunun

içindir ki bizim sözümüzden ağızlar ve kulaklar tatlılanır."

"Herkesin yöneldiği bir yön vardır.Hayırlı işlerde

birbirinizle yarışın.Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya toplar. Allah

şüphesiz her şeye kadirdir." (Bakara 148). ayetinin işari manası

hakkındadır.

Bin yetmiş altı senesi Şevval ayının onuncu günü idi,ricası

benim yanımda farz derecesinde olan ihvandan biri,tarikat ve hakikat erbabı

nokta-i nazarından bu ayetin işaretini açıklamamı rica etti.Şifahen bu ricayı

kabul ettikten sonra bütün kemalleri zatında toplayan Allah'a

yöneldim.Araştırma yapmadım.Hiç bir kitaba bakmadım.Tamamen O'na yönelip

ilhamını bekledim.Nihayet Yüce Allah sırrıma bu sofrayı indirdi.Yedim, içtim ve

bize lutfettiği nimetlere ve hidayete karşı Allah'a hamd ve şükrettim:

"Allah bize hidayet etmeseydi,biz hidayete erişemezdik." (A'raf

43).Muvaffakiyetim Allah iledir.O'na dayanırım,O'na güvenirim.İstedim ki

"İnsanların en şerlisi yalnız yiyendir." tehdidinden kaçmak

"Rabbının nimetini söyle." (Duha 11) emrine uymak için sofrayı

kağıtlara yazıp sereyim de hazmetmeye kabiliyetli kardeşler ondan yesinler ve

Yüce Allah'a şükretsinler ki O da onlara nimetlerini

artırsın,huylarını,vasıflarını güzelleştirsin.İşte Allah'ın tevfiki ve irşadiyle

ayetin beyanına başlıyorum.Başarıya ulaştıran ve irşadeden O'dur.

Allah Teala buyurdu: "Herkesin bir yönü vardır."

Ümmetlerden her birinin,fertlerden her ferdin,uzuvlardan her uzvun,nefis ve ruh

kuvvetlerinden her birinin bir yönü,maksadı ve belirli bir kıblesi vardır.Bu

kıble veya yön,Allah'ın isimlerinden bir isimdir.O kişi ona

yönelir.Müvelli,ismi faildir.Yönelen manasına gelir.Görünüşte insan

yönelmektedir ama hakikatte yöneldiği maksadın cezbesi kendini çekmektedir.Amel

insanı Allah'a çeker nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Güzel kelime

O'na çıkar ve salih amel O'na yükselir." (Fatırs 40).Artık anla.Bunu

bildinse bilirsin ki insanlardan hiçbiri maksadından ve kıblesinden

sapmaz.Ancak kendisini o cihete döndüren ve önce kendisine maksad olan kimse,Allah'ın

diğer bir ismi galip gelirse o zaman ilk maksadından döner.Allah'ın ismi

onu,birinci maksadının elinden alırsa ona: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına

çevir." (Bakara 150) der.Bütün vecihleri döndüren isimlerle,insanların hoş

görüp yöneldikleri maksatları kasdediyorum.Yani bu maksatlar,onların yüzlerini

mıknatıs gibi cezbe ile çeker,ona yönelirler.Bundan dolayı "ilim,maluma

tabidir" demişlerdir.İnsan bir şeyi hoş görürse ona yönelir.Sonra başka

bir şeyi birinci maksadından daha hoş görürse,haddi zatında o şey birincisinden

hoş olmasa da o adam birinci maksadını bırakır,ikinci maksadı kendisine maksat

edinir.Çünkü ikincisi kendine göre birincisinden daha güzeldir.Ona

bakmaktan,ona yönelmekten zevk alır.Bir şeyin peşinden giden kimse,ondan daha

cazip bulduğu başka bir şeyin peşine gider,ikincisi birincisinden daha cazip

göründüğü için birincisinin yerine bu defa onu maksad edinir.Çünkü o şey

kendini çeker. "Allah işini yerine getirendir." (Yusuf 21).Allah

güzeldir,O maksad olmak ve bilinmek ister.

Bunu bildinse bil ki yüksek masat,alçak maksattan daha

tatlıdır.Zira onda güzellikler,alçaktakinden daha toplu ve daha tamdır.Çünkü

yükseklik tarafında letafet daha çoktur.Alçaldıkça kesafet artar.Her

latif,letafeti oranında kesifi kuşatır.Her şey,yüksekliği oranında latifdir.Bir

şey ne derece kesafetten kurtulursa o derece daha kuşatıcı,rahat,iç

açıcı,sevinç verici ve lezzetli olur.Kimin yükseklere bağlılığı daha çok

olursa,rahatı daha çok,bilgisi daha tam ve kalbi daha geniş olur.Mesela iman

tatlıdır,ibadetle iman yalnız imandan daha tatlıdır.Zuhd yalnız ibadetten daha

tatlıdır.Nefsi bilmek,tek başına zühdden daha tatlıdır.Nefsi bilmek de

derecelere ayrılır: Nefsi Levvameyi bilenin lezzeti,Emmareyi bileninkinden

çoktur.Çünkü nefs-i levvame,yükseklik itibariyle nefs-i emmarenin

kıblesindedir.Nefs-i mülhimeyi bilenin lezzeti,bunun aşağısında olan nefs-i

levvame'yi bileninkinden çoktur.Çünkü o da kendi altında olanın yani

levvame'nin kıblesindedir.Nefs-i Mutmainneyi bilenin lezzeti,mülhimeyi

bileninkinden çoktur.Çünkü mutmainne,mülhimenin kıblesindedir.Nefs-i Raziye'yi

bilenin lezzeti,mutmainneyi bileninkinden çoktur.O da mutmainnenin

kıblesindedir.Nefs-i Marziyyeyi bilenin lezzeti,raziyyeyi bileninkinden

çoktur.Çünkü o da Raziyye'nin kıblesindedir.Nefs-i Safiyye'yi bilenin lezzeti

de hepsinden çoktur.İşte bu nefsi bilmek,ayniyle Hakkı bilmektir.Çünkü

Peygamber Aleyhisselam Efendimiz buyurmuştur: "Nefsini bilen Rabbını

bilir." yani nefsini bilen,o marifetle Rabbını da bilmiş olur.Yoksa nefsi

bilmeden ayrı bir marifetle değil.Nefsi bilenin kıblesi Allah Teala'dır.Bu

marifet anında kendisine: "Nereye yönelirseniz orada Allah'ın yüzü

vardır." (Bakara 115) ayetinin sırrı açılır.Allah kullarını bu bilgiye

teşvik ederek buyuruyor: "Hayır işlerinde yarşınız." (Bakara 148).Yani

ey Muhammed ümmeti isimlere ve sıfatlara bağlı bütün belirli maksatların

menşeine,dünyevi ve uhrevi bütün arzuların kaynağına koşunuz.Dikkat ediniz

o,Zat-i İlahi ve mutlak Vücut'tur.O öyle bir varlıktır ki o belirli

maksatlar,görünüşü ve itibarı yönünden Sırf Vücut'tan başka bir şey

koklamamışlardır.Belirli isimlerin ve sıfatların gereğine göre nerede olursanız

Allah size gelir.Yani bütün sıfatları tamamen kendinde toplayan Zat-i Buht

(Allah) onların maksat ve gayeleri olan bu isim ve sıfatlardan doğan

görüntüleri kaldırdıktan sonra tecelli eder. "O,her şey üzerinedir."

Başlangıç ve görünüşler itibariyle her şekilde görünür.Fakat zatını da

gizler.Ama Maad (ahiret),zuhur ve zati tecellisi itibariyle de bütün

görüntüleri ve çoklukları ortadan kaldırmaya "kadir'dir." "Allah

gerçeği söyler,O,yola iletir."

Allah buyurmuştur: "Yaptığından sorulmaz." (Enbiya

23).Kadı Beyzavi (Ks.S) şöyle demiş:Azametinden,yetkisinin

kuvvetinden,uluhiyyet ve zati saltanatında tekliğinden dolayı yaptığından

sorulmaz.Gizli olmadığı üzere bu manadan zulüm kokusu geliyor.Çünkü eğer

sormaktan korkmak,azametinden ve büyüklüğünün kuvvetinden ileri geliyorsa o

halde sormanın mümkün olduğunu,ancak azametinden dolayı sorulmadığını,yahut

Allah sormayı yasak ettiği için sorulmadığını söylemek lazım gelir.Fakat bu

fakirin zevkine göre yaptığından sorulmaz.Çünkü O,her şeyi hikmetiyle yapar.Ama

bu hikmeti keşif ehlinden başkalarının aklı anlıyamaz.Ne zaman Hak Teala'nın:

"Yaptığından sorulmaz" hikmeti insanlara açılırsa ancak o zaman

anlayabilirler.Çünkü soru kalmaz ki.Zira O'nun hikmeti,bütün mahlukatına olan

rahmetini,sehasını,keremini ve lutfunu eksiltmez.Şöyle ki: Allah Teala

mahlukatı yaratmış,her şeyi tam yerli yerince koymuştur.Bir kul,Allah'ın

fiillerinden kendi ilmine,zevkine ve tab'ına aykırı olan bir şeyi sormak

isterse Allah Teala onun basiret gözünü açar ve kul Allah'ın o şeydeki

hikmetini görür.Bu suretle kul,zaruri olarak kalbinden niçin,nasıl sorularını

çıkarır ve artık ondan hayret etmez.Onu yerine layık görür.Artık hiç bir şeyin

sinek kanadı kadar fazla yahut eksik tarafını dahi Rabbına sormayı kendine

yakıştıramaz.Elbette bir hastalığın,bir kusurun,bir eksikliğin,bir

fakirliğin,bir zararın,bir cehlin,bir küfrün kaldırılmasını doğru

bulmaz.Allah'ın insanlara ezelde taksim ettiği rızkı,eceli,kudreti,aczi,taati

ve masiyeti değiştirmeyi istemez.Eşyayı olduğu gibi görür.Bunların

hepsini,içinde hiç zulüm olmayan,sırf adalet ve eksiksiz sırf kemal,hiç

bozukluğu,eğriliği büğrülüğü olmayan tam doğru kabul eder.Her şer sandığının

altında bir hayır vardır ve her zarar sandığı şeyin sonunda bir fayda

vardır.Bir zaman zulmetin kapladığı bir şeyi,başka bir zaman nur kaplar.Allah

cömert,kerim ve merhametlidir.Yaratıklarına asla cimrilik etmez.Onların

yararına olan bir şeyi kendine alıkoymaz.İşte bu,ikinci bir soru daha meydana

çıkarır ki keşf erbabı bunu sormaktan ve buna cevap vermekten

menedilmişler,bilginler bunda hayrete düşmüşlerdir.

"Bizi buna ileten Allah'a hamdolsun.Allah bize hidayet

etmeseydi,biz hidayete eremezdik." (A'raf 43). "Muvaffakiyetim

Allah'a bağlıdır" O'na yapışırım.

Bin altmış yedi senesi Rebiu'l-ahir sonlarında bir gün

kulların çokluğunu,fakat abidlerin azlığını,zahidlerin nadir olduğunu,ariflerin

de yani ariflerden Allah'a yaklaştırılmış olanların azdan az olduğunu;

çoğunluğu fasıkların,asilerin ve kafirlerin teşkil ettiğini ve bana göre

bunların Allah'ın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime

diyordum ki: "Acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? Biz iyi biliyoruz ki

Yüce Allah Erhamürrahimin'dir." Bunun sırrının,Allah tarafından açılması

için kalbimin burçlarında dolaşıyordum.Birden bana iki kanatlı büyük bir kapı

açıldı.Kanatlarından birine şöyle yazılmıştı: "Bu,dünyanın sırrıdır."

ötekine de: "Bu,ahiretin sırrıdır." yazılı idi.Kapının hemen ardında

güzel yüzlü,mütenasip endamlı,yüzünün nurundan Güneşin utandığı bir genç

gördüm.Bana dedi ki: "Sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı.Üzerindeki

beşeri elbiseyi,ve izafi varlığı (vücudu) at,kapıdan içeri gir.Tuhaf bir şey

göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak,Yüce Allah'a yakın ve uzak olanı

bilecek ve dertlerden kurtulacaksın." Çıkardım ve kapıdan içeri

girdim.Bana nurani bir elbise giydirdi.Bir de baktım ki ilmim ve

anlayışım,kulağım,gözüm bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme,başka bir

anlayışa,başka bir kulağa,göze ve yeteneklere değişti.Günüm, "Arzın başka

bir arza,göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici Allah'ın

huzurunda duracağı gün" oldu.Ve: "O'nun vechinden başka her şey helak

olacaktır." ayetinin manası meydana çıktı.Bildim ki Rabbımın

banagiydirdiği elbise,Hakani varlıktır.Sonra o halimle yaratılmışlara

baktım.Gördüm ki benim zannımda abid,zahid,veliyyullah olanların çoğu Allah'tan

ve O'nun rahmetinden uzaktır.Onunla Allah arasında

gösterişten,işittirmeden,kendini beğendirmeden,nefsini temize

çıkarmadan,böbürlenmeden,kendi nefsi yahut insanlar hakkında Allah'a kötü zan

taşımaktan,ya da zahiren kendinden aşağı olana hakaret gözüyle bakmaktan

meydana gelen bir perde vardır.Halbuki kendisi iyi yaptığını sanıyor.Ve

zannımda fasık,asi,riyakar,sapkın,bid'atçi,mülhid,zındık olanların çoğunu da

Allah'a yakın,Allah'ın dostu,O'nun sevgilisi gördüm.Bunlar,kalblerinde bulunan

üzüntü,zillet,hulus,Allah'ı bilme kendi nefsi ve diğer kullar hakkında Allah'a

iyi zan besleme,herkese tevazu gösterme gibi sebeplerden bir sebeple Allah'a

yaklaşmışlardı.Ve gördüm ki uzaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi kibir ve

şöhret; Allah'a yaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi de tevazu,ve

mahviyettir.Aslında yakınlık ve uzaklık varlığı olmayan mevhum şeylerdir

ya.Sonra bana: "Benim velilerim,benim kubbelerim altındadır,onları benden

başka kimse bilmez." Kudsi Hadisinin sırrı açıldı.Allah Teala'nın

örtüsüyle ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse

bilmez.Bunları,izafi varlığı atanlar bilirler.Peygamber Aleyhisselam Efendimiz

buyurmuştur: "Varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese

edilmez."

Sonra Hakkani vücudu giydim, ve öylece ikinci defa halka

baktım.Bu defa bütün mahlukatı Yüce Allah'a yakın gördüm.Gözüm önceki bakışında

aldanmış olduğundan üzüntü içerisinde bana döndü.İmam Şatıbi bu görüş makamında

bir beyit söylemiş:

"Bütün insanlar mevla sayılır;Çünkü Allah'ın kazasına

göre bir iş yapıyorlar."

Sonra bana daha başka sırlar ve bilgiler de açıldı ki onları

ifşa etmek helal değildir.İşte o vakitten beri o görüş ve o varlık benden hiç

gitmedi.Evvel ve ahir Allah'a hamdolsun.

"Ey insanlar,sizi bir tek nefisten yaratan,ondan eşini

var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize

hürmetsizlikten sakının.Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz

Allah'ın ve akrabanın haklarına riayet edin şüphesiz Allah sizi gözetleyip

durmaktadır." (Nisa 1)

Bil ki insanlar tamamen bir tek nefisten yaratıldıklarından

dolayı,birbirlerine gidip gelem,aralarında sevgiyi artırır.Ama bu,Allah için

buğz etmeye de mani olmaz.Zira küfre,şirke,isyana,müşriklere ve asilere Allah

için kızmak vaciptir.Onları imana ve salaha davet etmek gerekir.Burada Allah

için sevmek,Allah için buğz etmek (sevmemek) vardır.

Bil ki sen,insanlara melaike gözüyle bakarsan,onları

yeryüzünde fesat çıkaran,kan döken varlıklar görürsün.O halde onların

sohbetinden,arkadaşlığından sakınmalısın.Çünkü onlar hatayı kabul

etmezler,kusuru affetmezler,bir aybı örtmezler,nakirin (zerrenin) kıtmirin

(köpeğin) hesabını sorarlar.Azı da çoğu da kıskanırlar.Acınmak isterler ama

kendileri acımazlar.Hata ve unutmayı cezalandırırlar,affetmezler.Koğuculuk ve

iftira ile ihvanı ihvandan kaçırırlar.Onlardan uzaklaşmak,insanın dinini

muhafaza bakımından tercihe şayandır.Razı olsalar,yüzden

gülerler.Kızsalar,içleri kin dolar.Zahirleri siyab (elbise) batınları (içleri)

ziyab (düşmalık) tır.Zanlarla keserler,arkanda seni gözleriyle kaşlariyle

çekiştirirler.Dostlarına dahi hasedden,şüpheden ve koruculuktan geri

durmazlar.Şöyle bir evde,bir yerde bir müddet rastlayıp sohbet ederek iyice

sınamadığın kimsenin sevgisine güvenme.Senden uzak kaldığında ve dost olup

yaklaştığında,zenginliğinde fakirliğinde iyice tecrübe et; yahut onunla

yolculuk et veya dinar ve dirhem ile (para ile) alış veriş et veya

dara,ihtiyaca düş;eğer bütün bu hallerde ondan razı oldu isen onu büyükse

baba,küçükse oğul,akran ise kardeş et.İnsanlar birbirleriyle muamelelerinde

dört hal üzeredirler: Bir kısmı iyilik edene iyilik eder.Bu,eşek huyludur.Bir

kısmı kötülük edene kötülük eder.Bu da köpeklerin ve yırtıcı hayvanların

huyundandır.Bir kısmı iyilik edene kötülük eder.Bu da yılan huyludur.Bir kısmı

da kötülük edene iyilik eder.Bu da Peygamberlerin,velilerin ve salihlerin

ahlakındandır.Şimdi bu söylenenleri duydunsa artık kendine hangisini uygun

görürsen onu seç.Eğer dördüncü kısımdan olamıyorsan,bari insanların ahvalini

araştırmamalısın ki onlara iyi zan besliyesin ve onlarla iyi geçinebilesin.Bu

da olmazsa onları bırak,onlardan kaçın ta ki onları kötü sanıp eziyet

etmeyesin,akrabayı terk edenlerden,insanların hukukunu çiğneyenlerden

olmayasın.Ama insanlara Allah'ın nuruyla bakarsan,zulmette nur,zehirde

panzehir,düşmanlarda dost,kahirde lutuf ve o kadar çok çeşitli zıt aynalar

içerisinde bir tek yüz ve bir cemal görürsün. "O'nun gibi hiçbir şey

yoktur." Nitekim Gazali (Ks.S.) demiştir. "Kainatta olduğundan daha

güzeli yoktur." Kendi kendine şu beyti tekrar et:

Alemin nakşını hep hayal gördüm
Ol hayal içre bir cemal görürüm
Heme alem çü mazhar-i Hak'tır
Anın içün kamu kemal gördüm

O zaman sana insanların şerlileri ile hayırlıları bir

olur.Her ikisiyle de karışıp konuşman eşittir.Hatta şerlileri arasına

katılırsın ki sana eziyet etsinler de onların eziyetlerine tahammül

edesin,bunun yanında onlara iyilik edesin.Çünkü sevgilinin,aşıka celal ile

muamelesi,cemal ile muamelesinden daha tatlıdır.İşte bu bakış sırasında

melaikenin bakışı,utancından mahvolur.

Yakinen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin

melekutunu göstermiştik.Gece basınca bir yıldız görmüştü, "İşte bu benim

Rabbim" dedi;yıldız batınca, "Batanları sevmem" dedi.Ayı

doğarken görünce, "İşte bu benim Rabbim" dedi,batınca, "Rabbim

beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum" dedi.Güneşi

doğarken görünce, "İşte bu benim Rabbim,bu daha büyük" dedi;batınca,

"Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım" dedi.

"Doğrusu ben yüzümü,gökleri ve yeri yaratana,dosdoğru çevirdim,ben puta

tapanlardan değilim." (En'am 75-79)

Bu fakir kula da Allah'a sülukum sırasında sülukun

istikameti bereketiyle Allah'a şükür,aynı şey vaki oldu.Ben o günlerde on iki

konak'tan beşinci konakta idim.Hiç kararım kalmamıştı.Bir yandan öbür yana

kaçıyor,mücahede şiddetinden dolayı bir yerde ve bir halde duramadığım için

kendimi minareden,yahut da dağlardan aşağı atacak oluyordum.Süluk günlerimin

ekserisinde gıdam,yirmi dirhem arpa ekmeğiidi.Nihayet bin altmış senesi

Muharrem Ayı'nın son on gününde dördüncü Cuma gecesinde süluk esnasında uyanık

iken bir de gördüm ki evin içinde karşımda bir yıldız.Onu baş gözümle gördüğümü

zannettim de gözümü yumdum.Baktım ki hayır,yine öyle görünüyor.Gözümü

açtım,yine önceki gibi karşımda.O zaman anladım ki bu,kalb gözüyle

görülüyor.Birkaç gün o yıldız gözümden kaybolmadı.Sonra büyüdü,büyüdü Ay kadar

oldu.Birkaç gün de böyle devam etti.Sonra git gide büyüdü Güneş kadar oldu.Birkaç

gün de böyle gittikten sonra yine yavaş yavaş büyüdü,yükseldi,altı ciheti

kapladı.İlk gördüğüm zamandaki ıstırabım,kalb çalkantım,nurun genişleyip altı

yönü kaplayıncaya kadar yavaş yavaş tamamen dinmişti.Artık bundan sonra cesetle

mücadele ve riyazet yapamadım.Kalb ve ruh ile bunların durumlarına uygun

şekilde mücahedeye devam ettim.Bu hali,şeyhim,göz bebeğim Elmalı'lı Ümmi Sinan

(Ks.S.) a söyledim.Dedi ki: "İbrahim Aleyhisselam'dan kalan beşinci

menzilin hali budur.Bu menzil onun ilk makamı idi.Onun ilk menzili,ittiba

bereketiyle Muhammed Aleyhisselam Efendimiz'in ümmeti için beşinci menzil

oldu.Fakat Allah'ın Resulu için bir makam yoktur.Bütün makamlar onun ayakları

altında bir tek adımdan ibarettir." Sonra buyurdu: "Seni İbrahim

Aleyhisselam'a lutfettiği Sırat-ı Müstakime ileten,ve seni onun izinde gittiğin

için O'na varis kılan Allah'a hamdolsun." Sonra şu ayeti okudu: "Gece

onu örtünce bir yıldız gördü."

Müslim Ebu Hüreyre'den şu Hadisi rivayet etmiştir:

"İşte Cümdan,yürüyünüz." Cümdan Cim'in ötüresiyle,mimin sükuniyle

Medine-i Münevvere'den bir gece uzaklıkta meşhur bir dağdır.Resulullah (S.A.V)

bunun üzerinden geçtiği zaman: "Müferridler geçti ileri." buyurmuştu.Kadi,müferridi

ra'nın kesriyle ve şeddesiyle zikrediyor.Diğerleri şeddesiz olarak müfrid

diyorlar.Müferrid veya müfrid: bir şeyi tek yapmak demektir.Hz.Peygamber

Efendimiz'den: "Müferridler kimlerdir ya Resulullah?" diye

sorduklarında: "Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlardır."

buyurdu.Hadisin tam metni İbnu Melek'te mevcuttur.Allah Teala şöyle

buyurmuştur: "Yer yüzünde yürümediler mi ki kalbleri olsun da onunla

düşünsünler,yahut kulakları olsun da onunla işitsinler.Çünkü gözler kör

olmaz,lakin göğüslerdeki kalbler kör olur." (Celaleyn)

Ben,doğum yerim olan Malatya'da ilk ilim talebinde

bulunduğum sırada kalbimde tarikat-i Sufiyye'yi bilmek arzusu vardı.Önce

onların meclislerine muhalif idim,gitmezdim.Fakat sohbetleri bereketiyle günden

güne şevkim arttı,nihayet Halveti Şeyhlerinden birine bey'at ettim.Babam da

beni ona gitmekten menediyor,kendi şeyhine götürmek istiyordu.O zat

nakşibendiyyeden idi.Ve bana göre kamil değildi.Sefer etmem icabetti.Nihayet

bin kırk sekiz yılında ki Bağdat bu yılda fethedilmişti,ilim talebi kasdiyle

Diyarbekir'e sefer ettim.Ama asıl maksadım tarikat ilmi idi.Orada bir yıl

kaldım,sonra Mardin'e gittim.Orada da bir sene kaldım.Diyarbekir ve Mardin'de

mantık ve kelam okudum.Oradan Mısır'a gittim.Mısır'da Şeyhuniyye (Medresesinde)

Kadiriden bir şeyh buldum.Ona bey'at ettim ve Camiiü'l-Ezher'de de derse

başladım.Camiü'l-Ezher'de okuyor ve o tekkede de yatıyordum.Ciddi çalışıyor,her

ikisini de muntazaman yürütüyordum.Bir gün şeyhim bana dedi ki: "Zahir

ilim talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilmi sana açılmaz."

İlimden ayrılmam bana güç geldi.Ağlıyarak tazarru ve niyaz

ile Allah'a istihare ettim ve uyudum.Gördüm ki güya ben büyük bir

şehirdeyim,sultana hizmet ediyorum.Sultan da Şeyh Abdul-Kadir Geylani (Ks.S.)

imiş.Kendisinin avlusu geniş bir sarayı var.Kendisi,nedimlerinden büyük bir

cemaat arasında bir tarafta abdest alıyor.Sanki ben de öbür tarafında tereddüd

içerisinde duruyor,bana kızacağından korkuyorum.Oradan çıkacak bir yer de

bulamadım.Beni gördü,çağırdı: "Ey Sufi" Hemen kendisine döndüm.Ve

önünde durdum.Hadimlerinden birine: "Buna bir kese getir."

dedi.Hizmetçi çabuk çabuk bir kaç adım gidince "gel,dedi,ona kendi

cebimden vereyim." Elini cebine soktu,bir kese çıkardı ve ban uzattı.huzurunda

keseyi açtım.İçinde taze sikkeli dirhemler vardı.Başka bir kese daha gördüm,onu

da açtım.Onda da taze sikkeli dinarlar vardı.Ben: "Efendim,bu iki kesenin

manası nedir?" diye sordum.Cevaben dedi ki: "Dirhemler zahir

ilimdir,öğren ve onunla amel et.Dinarlar tarikat ilmidir,ona ancak sana takdir

edilmiş bulunan kimsenin (mürşidin) yüzünden kavuşabilirsin" ve bana:

"Senin şeyhin bu şehirde değildir." diye işaret etti.Söylemeye

muktedir olamayacağım bir ferah ve sevinç ile uyandım.

Rü'yayı şeyhime söyledim.Bu rü'ya üzerine beni halife yapmak

istedi.Dedim ki: "Efendi benim kalbim hilafete kanmaz.Artık bundan sonra

seyahat etmek istiyorum.Çünkü hiçbir yerde durağım kalmadı.Eğer bana izin

vermezsen helak olmaktan korkuyorum."İzin verdi.Bana yüzünden ilim

mukadder olan zatı bulmak arzusiyle yola çıktım.Senelerce dolaştım.Arap ve Rum

(Anadolu) şehirlerinde çok şeyhlerin sohbetine eriştim.Akıbet şeyhim,göz

bebeğim,kalbimin devası Şeyh Ümmi Sinan Elmalı (Ks.S.) nın hizmetine

ulaştım.Kalbimin şifasını onun hizmeti şerefinde buldum.Mübarek nefesi

kimyasiyle,bana Hz.Şeyh Abdul-Kadir Geylani (Ks.S.) nın bahsettiğim rü'yada

bana işaret ettiği her şey hasıl oldu.Allah'a hamdolsun,Allah'ın lutfiyle

telvin gitti,temkin hasıl oldu. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."

ON BEŞİNCİ SOFRA

Abdullah İbnu Mes'ud (R.A) ın şöyle dediği rivayet

edilmiştir: "Resulullah bir çizgi çizdi ve bize: "Bu,Allah'ın

yoludur." dedi.Sonra sağında solunda birtakım çizgiler çizdi ve dedi ki:

"Bunlar da yollardır.Bu yolların her birinde bir şeytan oturmuş kendisine

davet eder." ve okudu: "İşte benim doğru yolum budur,ona tabi

olun." "Muhakkak sizin sa'yiniz (yani ameliniz) çeşitlidir."

Kiminiz ilim ve amel ile sa'yeder,cennet'e gider.Kiminiz cehalet ve nefis

arzusiyle zulmete koşar da Cehennem'e gider. "Herkesin uyduğu bir ciheti

vardır.Hayır işlerine koşunuz.Nerede olursanız Allah hepinizi toplu olarak bir

araya getirecektir." (Bakara 148)

Bil ki insanın sa'yinin çeşitli oluşu,insanların dört tavır

(merhale) de bulunuşlarından dolayıdır.Bu dört tavır (merhale) ile hayvanlar

alemini,yırtıcılar alemini,şeytanlar alemini ve melekler alemini ifade etmek

istiyorum.Her alemin mahiyyeti,insanı öteki alemin aksi yöne iter.Doğumdan

hemen sonra insanın ilk alemi başlar ki hayvanlar alemidir.Bu alem onu

yemeye,içmeye,helal ya da haram birleşmeye sevkeder.İnsan orada sebat

eder,imana ve amele dönmezse dünya sevgisi ona galebe çalar,dünyadan her

istediğini de pek tabii elde edemez,neticede yırtıcılar alemine

girer.Kibir,kin,hased,intikam,mukadderse katil ile vasıflanır ve o insanın

sireti yırtıcı hayvanlara döner.Eğer bundan da imana ve amele dönmezse mevki

hırsı galebe eder,muradına ancak hilelerle erişir ve sonunda devler ve

şeytanlar alemine girer.Hile,hud'a yalan,gıybet,koğuculuk ve iftira ile İblis

gibi halk arasına fitneler düşürmek gibi huylarla vasıflanır.Orada kalırsa

Esfel-i Safilin (aşağıların aşağısı) da kalmış ve insanların en sapkını olmuş

olur.Ama saadete ulaşıp da melekler alemine dönerse ki bu alem

zikir,tesbih,tehlil ve istiğfar alemidir; bütün insanlar ile iyi geçinir ve

güzel ahlaklı olur ki güzel ahlak insanın kemalidir.Bununla ötekilerden

(meleklerden) üstün olur.Çünkü böyle insanlar oraya hayvanlar,yırtıcılar,dev ve

şeytan alemlerinden ilim ve amel ile yükselmişlerdir.Mücadele ederek oraya

geçmişlerdir. "Güzel söz O'na çıkar,salih amel O'na yükselir." (Fatır

10).İnsanlardan bazıları birinci mertebede,bazıları ikincide,bazıları üçüncüde

ve bazıları da dördüncüdedir.Bazıları da merhaleden merhaleye seferini

tamamladıktan sonra daimi olarak bir halden diğer hale geçmek üzere bulunurlar.

Şimdi bak gör,senin nefsin bu otlaklardan hangisinde

otlamaktadır.Onu aşağılardan yukarıya döndürmek için çemirlen ki helak

badirelerinde ilimler suyundan-ki salih amellerin neticeleridir-susuz

kalmayasın.Eğer insan isen himmetini hayvanların,yırtıcıların ve iblisin

gittiği yönden çevir.Allah'a koşman,yolların en yükseğinde olsun.Çünkü Allah'a

giden yollar,mahlukatın nefesleri sayısı kadar çoktur.Nefsi bilmeye

çalışmak,insanı Allah'ı ve gayelerin en yükseği olan tevhid mertebelerini

bilmeye görürür.

Bil ki güzel ahlak

imandır,ameldir,ihlastır,zikirdir,ihsandır,tevazu'dur,öğüttür,tasavvuftur,cömertliktir,mürüvvet

etmedir,rızadır,sabırdır,Allah'ı sevmedir,Allah'tan korkmadır.Bunlar,ancak Adem

Aleyhisselam'ın ilmi kendisinde zuhur eden insanlara vergidir.Bu ilim,esma

ilmidir.Yani ledünni ilimdir,ve amel-i salihin neticesi olan veraset

ilmidir.Çünkü Peygamber Aleyhisselam Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Her kim

bildiğiyle amel ederse Allah onu bilmediği şeylerin ilmine varis kılar."

Nasıl ki melekler de önce Adem'e itaat etmediler.Ancak Allah Teala Adem'e esma

ilmini ilham ettikten sonra ona secde ettiler ve hürmetle onu başlarının üstüne

kaldırdılar.Ahlak-i Hamide de böyledir.Ancak Allah'ın veraset ilmini lutfettiği

kimsede bulunur.O (insa) nlar bu ilmi arzu ederler,çünkü bu ilim,peygamberlerin

ve velilerin ilmidir.İşitilmedi mi ki bizim Peygamberimiz okuma ilmiyle

değil,veraset ilmiyle bir veli idi.Ama İblis'e gelince: kimdeki cin,dev ve

şeytanın sıfatları olan hile,hud'a yalan bühtan ile insanları azdırma huyları

zuhur ederse bu sıfatların sahibi; Ahlak-ı Hamide meleklerinin itaat

ettiğiikinci ilim erbabına icmalen ve tafsilen düşman olmakta devam eder.Bu

sıfatlar onu beşeri sıfatların hükmüne düşürmek suretiyle mahvetmeye ramak

kalır.Artık sen anla.Binaenaleyh Adem hilafetinde olan kimsenin,halk ile

muamelesinde halin icabına göre ahlak-ı hamide meleklerini kullanması ve daima

kötü ahlak şeytanından kaçınması,ledünni ilim talibi bulunan melaikeyi

ieşadedip onları da bu ilimde otlatması,mülhidlerden ve münkirlerden daima

kaçınması gerekir

ON ALTINCI SOFRA

Allah'ın resulü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: "Sadık

ru'ya,peygamberliğin kırk altı şu'besinden bir şu'bedir.Bu da mü'minlerin

peygamberlikten nasipleridir." Mevlana Cami (Ks.S.) nin Füsus şerhinin

Yusuf Fassı'nda da böyledir.

Fakir der ki içimden geçiyordu ki İmam Busıri (Ks.S.) nin

Kaside-i Bürde'sini tahmis (ikili beyti üç mısra ilave ile beş mısraya

çıkarmaktır.) veya tesbi (ikili beyti beş mısra ilave ile yedi mısraya

çıkarmaktır.) edeyim.Ve her beytin başında Muhammed (S.A.V.) in ismini

getireyim.İsti'dadım olmadığı için buna muvaffak olamadım.Ne kadar çalıştımsa

güçlük çektim,ağır geldi,uzun zaman sadece birkaç beyitten fazla birşey

yazamadım.Bu yazdıklarımı da beğenmiyordum.Fakat bu düşünceyi de kalbimden

çıkaramadım.Benim bilgin,salih bir ihvanım vardı.Ona içimdeki bu iştiyakı,fakat

bunu gerçekleştirmeye muvaffak olamadığımı söyledim.Bana: "Sahibinden yani

Allah'ın Resulü (S.A.V.) nden izin aldın mı?" dedi. "Hayır"

dedim. "İşte içine doğmayışının sebebi budur.Bunu Hz.Resul

Aleyhisselam'dan sor." dedi.Sanki ben uyuyordum da o kardeşim bu öğütüyle

beni uykudan uyandırdı.Birkaç gece Resul Aleyhisselam'ın sırrına

yalvararak,niyaz ederek kerem denizinden fakiri boş döndürmemesini istiyerek

iltica ettim.Bin yetmiş beş senesi Muharremü'l-Haram'ının ikinci onunda

Bursa'da Resulüllah'ın mubarek yüzünü görmek şerefine nail oldum:

Resulullah (S.A.V.) bana arkadaşlarından birini

göndermiş,Kendisi şark tarafından garp tarafına geçiyormuş.Bana dedi ki:

Allah'ın Resulü (S.A.V.) sana diyor ki: "Beyaz at bizden

ayrıldı,arkamızdaki otlakta kaldı.Onu alsın,bize getirsin." O gelen

zat,bana atın nerede bulunduğunu ve oraya gidilecek yolu gösterdi.

"Resulullah'ın sözü başım üstüne" dedim.Hemen ata koştum ve onu

denilen yerde buldum.Yularını elime aldım,çabuk sürdüm, Allah'ın Resulü

(S.A.V.) Hazretlerine yetiştirdim.Yanında yedi kişi vardı.Bir dağın

eteğinde,nehir kenarında,bir ağaç gölgesinde konaklamışlardı.Aralarında

Resulullah (S.A.V.) de bulunuyordu.Baktım namaz kılıyorlar.Ben yetişinceye

kadar namazlarını bitirdiler.Resul-i Ekrem'e kavuşunca sabrım tükendi,utanmayı

bir yana bıraktım,hemen boynuna sarıldım,öptüm,Resulullah (S:A.V.) nin iki

dudağını emdim.Ben mubarek dudaklarını öptüğüm sırada: "İşte bu,ilimler

ma'denidir;bu,bilgiler kaynağıdır;bu,Allah'ın vahiy hazinesidir."

diyordum.Resulullah (S.A.V.) beni bir müddet bundan menetmedi,sonra bana:

"Namaz kıldın mı?" buyurdu. "Hayır,ya Resulallah." dedim.

"İşte su dedi,abdest al ve namaz kıl." "Baş üstüne"

dedim.Namaz kılmak için abdest almaya başlayınca ferahımdan sevinç ve ağlama

ile tatlı bir şekilde uyandım.

Derhal tesbi'e başladım.O gün otuz yedi beytin tesbi'i

mümkün oldu.Ertesi gün kırk beyit tesbi,ettim.Hasılı on gün içinde bitti.Yüce

Allah'a hamdolsun.Allah ve Resulü daha iyi bilir,ru'yanın tabiri bu idi:

Ameller sahibinin bineğidir.Onu isteğine ulaştırır.Tasnifler ve diğer hayırlı

işler de böyle (sahibinin bineği) dir.Demek at Kaside-i Bürde idi,onu Allah'ın

Resulüne götürmemiz için bize olan emir,onu,Muhammed Aleyhisselam'ın ismine

kavuşturmaya işaret idi.Çünkü isim,ehl-i hakikat indinde müsemmanın

kendisidir.Onların yedi kişi olmaları da tesbi'e işaret idi.Abdest almakla emir

ise,tesbi'e başlama emrine işaret idi.Vefatından sonra,kardeşlerimden bu

ru'yayı,Tesbi'i Muhammedi'nin başına yazmalarını rica ederim.

ON YEDİNCİ SOFRA

Allah Teala buyurmuştur: "Allah'tan korkanlara

va'dedilen Cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları,tadı bozulmayan süt

ırmakları,içenlere zevk veren şarap ırmakları,süzme bal ırmakları vardır.Onlara

orada her türlü ürün ve Rablerinden mağfiret vardır.Bunların durumu,ateşte

temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen

kimselerin durumu gibi olur mu?" (Muhammed 15)

İnsanlık aleminde suyun,sütün,şarabın ve balın misali

şöyledir: Bil ki ilim arayan kimse ilim talebinde suyun denizi araması gibi

olmalıdır.Nasıl ki su,gece gündüz durmadan ne dağ,ne ova,ne taş,ne orman,ne de

güzel ve çirkin arazi demeden hepsini geçip denize kavuşur.İşte ilim talebinin

de hiç durmaması,ilim denizine ulaşıncaya kadar matlubunu bulduğu herkesten o

kimse şeref ve izzet sahibi olmasa da tevazuu esirgememesi lazımdır.İlmi de

kendi ruhunu ve başka ruhları besliyecek faydalı bir ilim olmalıdır.Nasıl ki

süt vücutları besler.İlim ve ameliyle bir mürşidi kamile koşmalıdır ki şarap

gibi sakisini de,içenini de sarhoş eden bir ma'rifete (bilgiye)

erişebilsin.Ahlakı da kalblere şifa veren süzme bal gibi olmalıdır.Bir kimse

bunları yani ilmi,ameli,ma'rifeti ve güzel ahlakı kendinde toplarsa onun

meclisi cennet olur.Bil ki Cennet'te bu dört nehir bulunduğu gibi müzekkir (zikrettiren)

ve şeyhte de cennettekinin misali olan bu dört şey bulunmalıdır.Bunlardan biri

eksik olursa onun meclisi cennet olmaz.Çünkü cennet bunlardan yoksun

değildir.Aralarında tam bir münasebet olmazsa,onun meclisi insana hoş

gelmez.Meclisi insanların meyledeceği bir meclis olmaz.Yani seyri ve ilim

talebi ve ilim ehline tevazu'u tam olmazsa ilmi eksik olur,ona

meyledilmez.Mesela ilmi cemeder de onunla amel etmezse o ilim kendisine fayda

vermemiştir.Artık başkasına yararlı olması beklenemez.Ondan fayda umulmaz ve

halk da ona rağbet etmez.Hem alim,hem ilmiyle amil olur da kamil ve mükemmil

bir mürşitten icazetli bulunmaz,sadece kendi kendine zahid geçinirse onda da ne

kendisine,ne de başkasına bir lezzet hasıl olmaz.Zira cem'inin çırasında

mahabbet yandırılmamışsa onun etrafında pervane nasıl toplanır? Kendisini büyük

bir nimet olan ma'rifet,halim kılmamış ise onun sözü bal gibi göğüslere şifa

vermez.Halk onunla ünsiyyet etmez.Her cihetten kendisine meyledilmesi için bu

dördünü kendinde toplaması lazımdır.Taki her yönden kendisine meyledilsin.Nasıl

ki Cennet her milletin arzusudur ama ona herkes giremez.Ancak mekarihine

(sıkıntılarına) katlananlar girebilirler.Çünkü cennet mekruhlarla

(sıkıntılarla) çevrilmiştir.Bu meziyyetler bir insanda kolay kolay toplanmaz.Ancak

çok yorulmak,güçlük çekmek,belaya katlanmak,erbabına tevazu göstermek suretiyle

elde edilebilir.Çünkü Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: "Yoksa siz,Allah

aranızdan mücahede edenleri ve sabredenleri bilmedikçe Cennete gireceğinizi mi

sandınız?" (Al-i İmran 142) "Beyit: Aşkın yaşayışında safa rahatlık

nereden olacak? Çünkü Cennet mekarihle bezenmiştir."

ON SEKİZİNCİ SOFRA

Allah Teala buyurmuştur: "Allah kendisine şirk

koşulmasını affetmez,bunun dışında dilediğini affeder." (Nisa 116) Ve

buyurmuştur: "Bil ki Allah'tan başka Tanrı yoktur." (Kital 19)

Peygamber Aleyhisselam Efendimiz de buyurmuştur: "Adem oğlunda bir et

parçası var ki o iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur;o bozulduğu zaman bütün

ceset de bozulur.Bilin ki o kalbdir."

Kalbin fesadı şirk iledir.Şirk de dört türlüdür.Müşriklerin

şirki: putlara ve saireye tapmak gibi.Allah'ın fiillerinde şirk: Fi'li mutlak

olarak kula nisbet etmek gibi.Allah'ın sıfatlarında şirk: Kula izafi değil de

mutlak olarak kemal nisbet etmek gibi.Gerçek Vücut (Varlık) ta şirk: Halka

doğrudan doğruya vücut nizbet etmek gibi.Kalb bu dört türlü şirkten ne kadar

bozulursa,şirkin fesadı insana sirayet eder ve o kişi o miktar azaba

çarptırılır.Allah,her şirkin karşısında onu gideren bir tevhid olmak üzere dört

tevhid ile selamet evine çağırır.Birinci şirkin larşısında bulunan tevhid:

Allah Teala'nın: "Bil ki Allah'tan başka ilah yoktur." sözüdür.Yani

Allah'tan başka tapılacak varlık yoktur demektir.Bu tevhid ile mü'min kafir

ayrılır.İkinci şirke karşı tevhid: Allah'ın Hud Aleyhisselam'dan naklen

söylediği: "Hiç bir canlı yoktur ki Allah onun alnından yakalamamış (ona

el koymamış) bulunsun." (Hud 56) sözüdür.Bu tevhid ile havass

(seçkinler),işi bizzat Allah'a nisbet etmekle avamdan ayrılırlar.Bu görüşte

olan şöyle der:

"Bütün insanlar mevla sayılırlar,çünkü onlar Hak'kın

kazasına göre bir fi'il yapıyorlar."

Üçüncü şirke mukabil tevhid; Yüce Allah'ın: "Hamd

alemlerin Rabbına mahsustur." sözüdür.Bu tevhid ile ahassu'l-havass

(seçkinlerin seçkinleri) bütün hamidleri bizzat Allah'a nisbet etmekle

havasstan (seçkinlerden) ayrılırlar.Bu görüşte olan şöyle der: "Her güzel

şey O'nun cemalinin yankısıdır.Belki her güzelin güzelliği O'dur."Dördüncü

şirke karşılık olan tevhid; Allah Teala'nın: "O'nun vechinden başka her

şey helak olacaktır." (Kasas 88) sözüdür.Bu tevhid ile Hak'kın vücudu ile

halkın vücudu ayrılır.Bu görüşte halkın vücudu yok görülür.Baki olan,var olan

yalnız O'nun varlığıdır.Tevhidin bu dört mertebesinden her biri,kendi

miktarınca sahibini selamet evine sokar.Fi'illerin şirki daha ziyade

avamda,bilhassa çarşı-pazar ehlinde bulunur.Bunun alameti: Bazılarının

diğerlerine söğüp saymak,iftira etmek,döğmek,öldürmek,intikam almak şeklinde

görülen husumetlerdir.Onlar,işleri Allah'tan değil,başkalarından görürler.Çünkü

eğer bütün fi'illerin,yalnız Allah'tan olduğunu bilselerdi barış içinde

yaşarlardı.Bu şirkin erbabı,amellerinde gösteriş yaparlar.

Sıfatların şirki,umumiyetle a'yan (ileri gelenler)

de,özellikle bilginlerde bulunur.Bunun alameti,kemalde kendinden aşağı olanlara

kibretmek,kendinden üstün olana hased beslemektir.Çünkü hal diliyle:

"Elhamdülillahi Rabbilalemin: Hamd alemlerin Rabbine mahsustur."

deselerdi,o hususta kendi akranlariyle ve kendinden üstün olanlarla barış

içinde olurlardı.

Zat şirki,umumiyetle mevki sahiplerinde,özellikle şeyhlerde

bulunur.Zira bütün mertebeleriyle vahdet-i vücudu (varlığın bir olduğunu)

bilselerdi bazılarına yüz gösterip bazılarına da sırt çevirmezler ve aşağı

mertebelere hakaret gözüyle bakmazlar ve irşad ile bağlı kalmazlardı.Çünkü bu

görüş noktasında biri diğerinin karşısında bulunmaz.(zıt yoktur).Burada yüz

göstermek ve sırt çevirmek,nazar ve irşad,sadece Allah ile,Allah için ve

Allah'ta mabuldür,doğrudurArtık sen anla.Bundan dolayıdır ki: Peygamberimiz

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Sıddiklerin başından

en son çıkan şey mevki hırsdır." Yani insan mevkii kendi nefsi için

isterse kötüdür.Yok eğer Allah için isterse iyidir.Nebilerin ve Resullerin

mevkiinden daha büyük mevki hani?

"Alemin nakşını hep hayal gördüm
Ol hayal içre bir Cemal gördüm
Heme alem çü mazhar-ı Hak'tır
Anın içün kamu kemal gördüm."

Bil ki tevhidin kemali,dışiyle birincinin ehlinden,içiyle

sonuncunun ehlinden görünmektir.

ON DOKUZUNCU SOFRA

Sadrettin Konevi (Ks.S.) Şerhul-Ehadisi'l-Erbain'in yirmi

yedinci Hadis şerhinde şöyle demiştir: "Allah'ın Resulü (S.A.V.) in şöyle

buyurduğu sabit oldu: "Zaman döndü,dolaştı,Allah'ın yeri göğü yarattığı

gündeki hali üzre geldi." Bu hadisin sırrının keşfi manası şöyledir:

Bil ki bu Hadis,kamillerin ittıla,kasbedilebileceği ilahi

ilimlerden birçok umdeleri ihtiva etmektedir.Bunlardan biri,Arşlık devresinin

başlamasıdır.Bil ki olgun keşif göstermiştir ki: Arşlık devresi Mizan'dan

başlar.Ondan Hut'a geçer.Allah semavi ruhları devirlerle,asli,külli,belirli

suretlerle Arş'ın karnına (içine) koymuştur.Bu altı burcun hükmü yirmi bir bin

yıldır.Hamel burcundan sünbüle burcuna kadar hükmen elli bin yıl

gelmiştir.Burada işaret edilen emr-i İlahi mucibince,insanlık nev'i Sünbüle

devrinin ilk hükmünde meydana çıkmıştır.Bunun müddeti yedi bin yıldır.Bizim

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) in zuhuru Sünbüle devrinin sonuncu binindedir.Bu

zuhur Sünbüle devri hükümleriyle ahirete mahsus mizan devri arasını toplayan

berzahi (aracı) cüzlerdedir.İlim erbabının burçlar hakkında söylediklerinin

benzeri Zevatü'l-Cesedeyn (iki cesetliler) dir.Çünkü bu zamanın yarısı da

istikbal faslının özelliğiyle karışıktır.Nebi Aleyhisselam'ın bi'seti

(gönderilmesi) zamanı ki bu zaman dünyanın ahiretle karışma zamanıdır,tıpkı

şer'i gündüzün evveli olan sabahtan,güneşin doğmasına kadar olan zaman

gibidir.Sabahla güneşin doğması arasındaki zaman ne ise Resul'ün

gönderilmesiyle kıyamet arasındaki zaman da odur.Nasıl şafak attıktan sonra

ışık yavaş yavaş artarsa,ahiret ahkamının zuhuru da bi'setten,güneşin battığı

yerden doğmasına kadar artar.İşte buna Peygamber Efendimiz şu sözüyle işaret

buyurmuştur: "Ben o zamanda gönderildim ki benimle kıyamet şu iki (parmak)

gibi (birbirine) yakındır.Az daha o beni geçecek." Bu hususta daha

sayılamayacak kadar çok işaretler vardır.Sonra Konevi izahının sonlarında şöyle

diyor: Ama insan nev'inin zuhur zamanı,bu yedi bin yıla münhasır

sanılmasın.Öyle değil.Bundan maksad şunu anlatmaktır: "Yüce Allah,külli devrenin

başında adı geçen şeyleri yarattı.Hüküm ve emr-i ilahi Sünbüle burcuna gelince

Adem'i yarattı.Devirlerin sayısını ve Sünbüle burcuna intikal edenleri Allah

bilir.Bir de Allah bunları kullarından bazılarına bildirir.Onlar bilir ama

söylemezler." Sadrettin Konevi (Ks.S.) nin sözü bitti.

İbnu Arabi ve Konevi'ye göre bütün kainatta bir tek varlık

vardır.O da Allah'tır.Diğer varlıklar,kendiliklerinden bir varlığa sahip

olmayıp O'varlığyla vardırlar.Güneş ışığının var olması gibi.

Allah,kainattan önce var idi,halen de yine öyle

vardır.Zatı,asla değişmez.Ancak tecellileri değişir.İşte O'nun değişik

tecellileri,kainattaki varlıkları,şekilleri meydana getirir.Allah'ın üzerinden

zaman geçmez.Zaman biz insanlar içindir.Allah kainatı başka bir maddeden

değil,kendinden yaratmıştır.Kainatı yaratmak isteyince,isim ve sıfatlarını

açığa çıkarmıştır.İşte Allah'ın isim ve sıfatları,bu kainattaki şekilleri

meydana getirmiştir.Yani kainat,O'nun isim ve sıfatlarının görünüşünden başka

bir şey değildir.Varlığın şekilsiz hali Allah'tır.Buna Gayb-i Mutlak mertebesi

de denir.Bunun mahiyyetini kendisinden başkası bilmez.Bunun altında derece

derece varlığın şekil almış hali de yaratıklar,yani şekilli varlıklar

alemidir.Şekilsiz varlığın,şekiller alemini meydana getirişine,Allah'ın isim ve

sıfatlarında sereyanı veya Allah'ın eşyaya inmesi denir.

Allah ilk tecellisiyle Akl-ı Küll veya Akl-ı Evvel'i meydana

getirmiştir.Akl-ı Külden taşan tecellilerle de derece derece diğer yaratıklar

hasıl olmuştur.Şekilsiz varlığın,bu şekiller alemini meydana getirmesi,kademe

kademe olmuştur.Mutasavvıflara göre varlık beş mertebeye ayrılmıştır.İlk

mertebe Gayb-i Mutlak mertebesidir.Son mertebe ise Madde alemidir.Varlık ilk

mertebeden başlayarak yaratıkları meydana getirir,çeşitli varlıklar ve şekiller

halinde görünür,döne döne tekrar ilk haline gelir.Yani Akl-ı Külden başlayan

yaratıklar alemi tekrar Akl-ı Külle ve sonunda Allah'a kavuşur.Bu suretle

varlık bir daire teşkil eder.Dairenin bittiği nokta,başladığı noktadır.Böylece

"Başlangıç O'ndandır,dönüş O'nadır." ayetinin sırrı meydana

çıkar.İşte Niyazi,Çizdiği bu daire ile Konevi'nin bu fikrini izah etmektedir.

Müeelifin talebesi,Kari-i Mısri de daire kenarına Sadrettin

Konevi'nin Fatiha tefsirinden bir parça almıştır.Orada bu gerçek izah

edilir:"Mertebe,her şeyin hakikatinden ibarettir.Fakat o şeyin soyut

varlığı yönünden değil,o şeyle,onu meydana getiren birleştirici nisbet ve o

şeye tabi olan hakikatler yönünden.Önce de açıkladığımız gibi hakikatler

birbirine tabidir.Tabi,metbuun halleri ve gerekli sıfatlarıdır..."Hakk'ın

zatı ve mertebesi vardır.Hakk'ın mertebesi,O'nun ilah olması nisbetinin

düşünülmesinden ibarettir.Bu nisbete mahiyeti itibariyle ULUHİYYET

denmiştir.""Hak'ın zatı,bütün bağlılıklardan,itibardan

tecerrüdü,kendisinin hiçbir şeye,hiçbir şeyin dekendisine münasebeti olmadığı

mertebe hakkında hiçbir şey söylenemez.Hakk'ın halka,halkın da Hakk'a bağlı

bulunduğu mertebede ise Allah'ın zatına haller ve sıfatlar nisbet edilir.Çünkü

halk,Hakk'ın görünme ve meydana çıkma yerleridir.Rıza,gazap,icabet,sevinç,ve

saire gibi şeyler ki bunlara şuun denmiştir.Her müessirde birtakım sıfatlar

vardır ki bunlar,O'ndaki üluhiyyet mertebesidir.Bu mertebenin

kabz,bast,yaşatma,öldürme, kahr vs.gibi şeylere mahsus halleri vardır.Bunlar

mertebenin hükümleridir.Bu genel mukaddimeyi bil ki,Allah'ın izniyle

yararlanasın. "Sadrettin Konevi'nin Fatiha Tefsirinden."

YİRMİNCİ SOFRA

Allah Teala buyurdu: "Ey Peygamber,Rabbinden sana

indirileni tebliğ et.Eğer yapmazsan O'nun elçiliğini yerine getirmemiş

olursun." (Maide 67).Beyzavi (Ks.S.) şöyle diyor: "Ayetin

zahiri,bütün indirilen şeyin tebliğini gerektirir.Belki de murad: Kulların

menfaatlerine uygun olanı tebliğdir.Çünkü Allah'ın ifşasını haram kıldığı

sırları da vardır."

Süfyan İbnu Uveyne,Ebu Hüreyre (R.A.) den Peygamber

Aleyhisselam Efendimiz'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Öyle ilim

vardır ki kapalı inci gibidir.Onu Allah'ı bilen alimlerden başkası bilmez.Onu

söyledikleri zaman kibirlilerden başkası inkar etmez." Avarifte de bu

mevcuttur.Hadis şunu ifade etmektedir: Yani ilmin başkasına göre kapalı

oluşu,kapalı eşyanın kıymet,güzellik,üstünlük bakımından kapalı olmayan nisbeti

gibidir.Bu takdirde Hadisin manası şöyle olur: İlimler arasında kapalı ve saklı

eşya gibi bir ilim vardır ki onu ancak Allah'ı bilen alimlerden başkası

bilmez.Bu ilmi söylerse,onu ancak gaflet ehli ve suret erbabı inkar eder.Çünkü

bu ilim suret ilmi değildir.Eh kişi de bilmediğine düşmandır.İhya'da

Zeynü'labidin'den rivayet edilen bir beyt vardır:

"Nice ilim cevheri var ki onu saçsam: Sen puta

tapıyorsun derler.Mü'minlerden birtakım adamlar kanımı helal sayarlar;Ve

yaptıkları şeylerin en kötüsünü güzel sanırlar."Fakir der ki: Bu

zikredilen alim o kimsedir ki,onun ilminin cevherlerini,sadeflerin

alimleri,hatta meşayihinde çoğu anlamaz.Nitekim Şeyh Akşemseddin,Risale-i

Nuriyyesi'nde şöyle diyor: Bir kısım da var ki ehl-i hakikatten olmayan şeyhler

onu inkar ederler.Bu alim tıpkı şu denize benzer: Halk arasındaki şüphe ve

ihtilaf rüzgarlarının esmesi neticesinde üstünün dalgalanmasından dibi etkilenip

hareket etmez.Onlar varlık Arşının gölgesi altında oturmuş,oradan korkusuz ve

hüzünsüz insanların hallerini seyrederler. "Doğrusu Allah'ın velilerine

korku yoktur,onlar üzülmezler de." (Yunus 62).

Hikaye olunur ki tüccarlardan biri,dirhemlerle,dinarlarla

dolu bir gemi ile bir padişahın memleketine gitmiş. "Bu şehirde ticarette

bana kim denktir?" diye dellal çağırtmış.Hiç kimse bulunmamış.Yalnız bir

kişi çıkmış ama elbisesinin eskiliğinden ve isminin küçük görülmesinden dolayı

onun zengin olduğu bilinmezmiş.Meğer bu zata babalarından,dedelerinden bitmez

tükenmez hazineler kalmış imiş.Kendisi her gün o kalan cevherlerden bir cevher

döğer,onu yemeğe katar,yanındakilerine yedirirmiş.Onların kuvvetleri günden

güne artarmış.Tacir bunu duyunca hemen ona misafir olmak istemiş.O da bunu

misafir kabul etmiş.Yine adeti vechile önüne bir cevher koymuş,döğmek

istemiş.Tüccar: "Bunu bana ver,gemidekilerin hepsini sana vereyim."

demiş.O zat: "Hayır" demiş,senin geminde olanları ben ne yapayım? Ben

hamal değilim.Bana bu yeter.Senin geminde olanlara ihtiyacım yok benim."

Tüccar demiş ki: "O halde bana hibe et." O zat: "Bizim

adetimiz,demiş,cevheri döğmeden müstahak olanlara vermemektir.Çünkü cevheri

bütün alırsa bunu zaptedemez,fazla yer bu yüzden helak olur.Onun için döğerler,yemeğe

katarlar ve o suretle yiyenlerin önüne koyarlar.Onlar da bunu yerlerse

akılları,zihinleri ve fikirleri nurlanır,zekaları artar,bunun gibisini

kazanmaya muktedir olurlar.

OTUZ BİRİNCİ SOFRA

Büyüklerden birine gönderdiğim mektubun sureti:

Bismillahirrahmanirrahim.Hamd Allah'a,Allah'ın selamı bütün

seçtiği kullarına,Efendimiz Muhammed'e ve onun kuşatıcı ilmine,Cem' ve fark'ı

havi haline varis olan seçkin ashabına ve aline olsun.Sonra bütün mertebeleriyle

selam,mükafatlarla aziz,Şeyh Mustafa ismiyle müsemma temizlik ve vefa ile

vasıflanmış kardeşimin,hali ve zevki ile tatlılanmış güzel mektubunu

aldım.Şiir:

Allah içün kardeşimden bir mektup geldi,Manası sır

gelini,lafzı da onun peçesi.

Öyle bir hazine ki cem'-ü fark'ı ve ikinci farkı

cem'eder,Öğülmüş,doğru bir mektup.

Ben de cevap olarak birkaç söz yazmak istiyorum ama ne

mümkün.
Zira irfanının etrafı ma'murdur.Onun irfanı bir bulut

gibidir.
Yağdıran bir bulut ki kalbleri diriltiyor,hitabının tadı

kulakları okşuyor.

Fakat ben yine de sevgimden dolayı cevaba cür'et ettim.Sevap

almak ve Kalbimdekini size açmak üzere örtülü olandan perdeleri kaldırmak

istedim.

Bundan sonra fakir der ki: İlimler denizinin erbabı dört

kısımdır.Nasıl ki zahir denizi de bilenlerce dört kısımdır.Zira insanlardan

kimi denizi görmemiş sadece işitmiş,kimi uzaktan görmüş,kimi sahilden

görmüş,kimi de içine girebilmiştir.Birinci insan,denizi ömründe pek az

hatırlar.İkincisi,günlerinin pek azında hatırlar.Üçüncüsü vakitlerinin

yarısında denizi görür ve hatırlar.Dördüncüsü ise denizi hiç unutmaz ve

unutamaz.Çünkü gözü devamlı olarak ona bakmakta,kalbi de ebediyyen onu

anmaktadır.Birincisi iman sahiplerine benzer.İkincisi ihsan

sahiplerine,üçüncüsü yakın sahiplerine,dördüncüsü keşf ve ayan sahiplerine

benzer.Birincisi ancak işittiğini ve öğrendiğini yahut kitaplardan okuduğunu

söyler.İkincisi,kalbine nadiren gelen (varidat) la ondan bahseder.Üçüncüsü,bir

takım insanlardır ki lisanları varidat-ı İlahiyye ve Maarif-i Rabbaniyye ile

doludur.Bildiklerinden ziyade ilham edildiklerini söylerler.Çünkü onların

kalbleri,fehimlerin kabları,ilimlerin kaynaklarıdır.Maarif-i İlahiyye

kalblerinden dillerine akar.Onlar ilahi mevhibeleri söylemeden duramazlar.Onlar

irfan bahçelerinin bülbülleri,Süleyman'ın Esrar hüdhüdleridir.Dördüncüleri öyle

insanlardır ki bildiklerinden dilleri tutulmuştur.Ruhlarının zevklerinden ötürü

bildiklerini söyleyemezler.Onlar daima muhatap olanların zevklerine göre

konuşurlar.Çünkü onların zevkleri,kendilerinden aşağı olanlar şöyle

dursun,ekseri ariflerin zevkine de uymaz.Salih insanların iyi zanlarında

ehlullah kabul edilenler dahi onları duysa katline hücum ederler.Nasıl ki

Cüneyd de Mansur'un katline hücum etmişti.Celalü'ddin Rumi Hazretleri demiştir

ki: "Eğer mansur benim keşfettiğim (sırları) esrarı duysaydı vallahi benim

katlime sür'at ederdi." Bu esrar,ihata edilemeyecek kadar geniştir.Ulum ve

maarif öğrenilemeyecek kadar çoktur.İnsan alıcı,kabiliyetlidir,Allah hadidir'

İnsana çalışmaktan başka bir şey yoktur.Meclisinizde zikir ve tevhid nurunu

alanlara,tecrid ve tefrid (ayırma ve birleme) yolunun saliklerine

selamlar.Halkın en fakiri,fakrın hadimi Bursa'da sakin Şeyh Muhammed Mısri.

OTUZ İKİNCİ SOFRA
Şeyhler Şeyhi Erdebili'ye gönderilen mektubun sureti:

Mütteki alimlerin en bilgini,mütebahhir fudalanın en

üstünü,fazilet kaynağı,yakin madeni,nebilerin ve resullerin ilimlerinin

varisi,yani tarikatte şeyhlerimizin şeyhi,hakikatte güneşlerimizin

nuru,kalblerimize ilimlerinin kovalarını dökmekte devam etmekte,ruhlarımız,onun

irfanına iştiyak duymaktadır.Bu fakirden hürmet ve tazimle o Hazrete Allah'ın

selamı ve berekatı olsun.

Bizi müstecap duasından unutmamasını,füyuzat kaynağı olan

kalbinden çıkarmamasını istirham ederim.Çünkü ehlullah Hakk'ın kapılarıdır.Onların

kalbleri,O'nun tecellilerinin ve lütuflarının kablarıdır.Safa-i hatırla gizli

vakitlerde Rabbinin huzuruna çıkıp orada bizi,hayr ile yadetmesini,bizi

masivadan defedici şeylerle anmasını,tam mahviyyet kemalinden sonra bizi

Allah'a yaklaştırmasını,kalbimizi Allah'tan alıkoyan biri iki görme halini

bizden gidermesini rica ederiz.Allah niyyetimizi ve maksadımızı bilir.Dilediği

zaman duamızı kabul eder.Halveti

OTUZ ÜÇÜNCÜ SOFRA

Şeyhu'l-İslam Yahya el-Minkariye gönderilen mektubun suret:

Alimlerin,bilgileri derecesinde mertebelerini yükselten

Allah'a hamdolsun.Zira her bilenin üstünde bir bilen vardır.Kullarının

olgunlarını ayırmış,onlara zatından ve Kerim vechinden başka gaye

koymamıştır.Salat ve selam en güzel bir surette güzel ahlakıyla halkı Sırat-ı

Müstakime irşadedene;onun al ve ashabına ,güzel ahlak ve kalb-i selim ile

onlara tabi olanlara olsun.Allah'ın selamı,rahmeti ve rızası;nimetlerinizin

velisi,himmetleri yüksek,ahlakı olgun,keremi yüce olan Şeyhimiz,İslam ve

müslümanların şeyhi (Allah onun şerefli vücudunu izzet ve şerefiyle daim

eyleyip bizleri faydalandırsın,Allah onu daha yüksek mertebelere

ulaştırsın,kıdemini ümidinin de üstüne ulaştırsın),Oğlun gelmesiyle gözlerimiz

sevindi.Onun medhiyle kalbler ve diller süslendi.Nasıl olmasın ki onun

övdüklerinden bazısının tarihine Allah Teala'nın şu sözü işaret etmektedir:

"Ağırlıklarınızı ancak güçlükle gidebileceğiniz bir beldeye taşır."

(Nahil 7) ve buyurmuştur: "Ne yaş ne kuru her şey apaçık bir

kitaptadır." (En'am 59) Büyük Allah doğru söyledi.Halkın en fakiri,fakrın

hadimi,duacı fakir,Şeyh Muhammed el-Mısri. fukarasının en aşağılardan ve en

zayıf hadimlerinden fakir duacı Muhammed Mısri'den evvel ve ahir selam.

OTUZ DÖRDÜNCÜ SOFRA

"Cennet mekarihle (kötülüklerle) süslenmiştir."

Bunda şu hakikate işaret edilmektedir: Bir kamilin adı uzaktan işitilir ve

onunla buluşmaya iştiyak duyulur.Fakat geldikleri zaman onu düşmanla çevrili

görürler,öyle ki her düşmanın elinde ötekininkine benzemeyen bir mızrak vardır;

o mızrakları bu kamile aşık olanlara atarlar,iftiralar ederler,onu ondan

çevirmeye çalışırlar.Bu,Adem Aleyhisselam'dan günümüze kadar böyle

gelmiştir.Hakikatte kamilin etrafında bulunan bu düşmanlar,istidatlı olmayan

kimseleri kemal sahiplerinin yanına sokmamak için vazifeli bekçilerdir.İşte

kemal sahibi olan zat,böylece mekarihle (kötülüklerle) çevrilmiş bulunur.Onun

yanına ancak kuvvetliler girebilir.Nitekim o kamil de maarif Cennetine ve

kendisine muvafık ihvanla toplanma zevkine;düşmanların verdikleri

ıstıraplara,hasetçilerin sebep olduğu üzüntülere sabretmek suretiyle

erebilmiştir.Çünkü ariflerin meclisi,Cenne gibidir.Zira Peygamber Aleyhisselam

Efendimiz buyurmuştur: "Eğer Cennet bahçelerine uğrarsanız,meyvalarından

yeyiniz." Fakat cennet mekarihle çevrilidir.Kamil kimseler,zikir sohbetine

muvafık olan insanla toplanma meclisine ancak sabr ile nail

olabilmişlerdir.Büyüklerden biri Belgrad'dan bizi ziyarete gelmişti.Önce

fakirin hasetçilerinin çokluğunu görerek bana acıdı.Fakat cuma gecesi toplanan

ihvanı görüp,onların Vecd ile,birtakım İlahi haller ile zikretmelerini görünce

çok ağladı ve şöyle dedi: "Bırak onları istedikleri kadar

hainlensinler,düşmanlık etsinler.Onların ezalarına sabret,Çünkü bu nur,onların

üflemeleriyle sönmez,artar.Sonra Allah Teala'nın: "Allah'ın nurunu

ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.Halbuki Allah,kafirler istemese de,nurunu

muhakkak tamamlayacaktır." (Saff 8) ve "Allah'ın nurunu ağızlarıyla

söndürmek istiyorlar,Kafirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır."

Tevbe 32) sözlerini okudu ve ilave etti. "Bu cennetin,hasetçilerden ve

düşmanlardan hali kalmayıp onlarla sarılmış bulunması icabeder.Bu insanlar

bunun etrafındaki mekarihi yarıp buraya girmeye kudretleri olmadığından dolayı

hasedleri ve düşmanlıkları artmaktadır.Fakat onların hasedleri ne kadar artsa

bu nur da o kadar artar.Onların senin hakkındaki davranışlarına üzülme."

Hasılı kamil,kemal cennetine cehd-ü gayret ve sabr-i cemil

ile vasıl olabilir.Onun hasetçilerinin kötülükleriyle çevrili bulunan sehbeti

cennetine de ancak kamilin zatında veya meclisinde bulunan mekarih ayıplarına

gözlerini kapatan,o hasetçilerin sözlerine kulak asmayan kimselerden başkalrı

giremez.

Fakir der ki: Mısır'a gidip Şeyhuniyye'de şeyhime bey'at

ettiğim zaman oranın fukarası sayılamayacak kadar çoktu.Bunlardan bazıları

şeyhime,kendi şeyhi zamanından kalmış idiler.Şeyhin selefinden kendisine

intikal eden müridlerden bir bana gizlice yaklaştı ve dedi ki: "Ben

seni,iradende sadık,samimi arkadaş biliyorum.Ama bu şeyh,senin bildiğin gibi

yetişmiş bir şeyh değildir.Ben sana nasihat ediyorum.Senin aradığın bunda

yoktur.Beni dinlersen bunu bırak ve kendine başka bir şeyh ara.Belki muradına

erersin." ve şeyhin birçok ayıplarını saydı.Ona dedim ki: "Şimdi onun

kamil olduğuna yakinen inandım." Gerçekten üç yıl hizmetine devam ettim ve

onu Kadiri Tarikatinde kamil bir şeyh buldum.Allah'a hamdolsun,ona hizmet

sayesinde muradımın özetine nail oldum.Teferruatına da başka bir şeyhin,şeyhler

şeyhi eş-Şeyh Ümmi Sinan Elmalı (Ks.S.) nın hizmetinde eriştim.Ama bunun

mekarihini,ötekinin mekarihinden çok buldum.Tabii zevkleri de farklı idi.

OTUZ BEŞİNCİ SOFRA

Te'dip ve teeddüp hakkındadır: Allah Teala Hazretleri

buyurmuştur: "Ey iman edenler,nefisleriniz ve çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz."

(Tahrim 6) ve Peygamber Aleyhiiselatu Vesselam Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

"Her çoçuk islam fıtratı (yaratılışı) üzerine doğar.Sonra onun anası

babası onu yahudi,Hıristiyan veya Mecusi yaparlar."Bil ki çocuk kendi

başına bırakılırsa yemeye,içmeye,oyuna ve nefsinin istediği elbise ve diğer

şeylere koşar.Dünyayı,Ahireti,dostu,düşmanı,küfrü,imanı,ibadeti,masiyeti,zikir

ve fikri,şükür ve sabrı bilmez.Bu tabiatta olan büyükler de çocuk sayılırlar

ama Allah indinde onlar,çocuk gibi özürlü sayılmazlar.

Anasının,babasının,ya da üstadının terbiye ettiği

çocuk,hayırlı şeylere koşar,şerlerden kaçar.Böyle çocuk,yetişkin insanlardan

sayılır.Binaenaleyh herkesten hakkı kabul etmelisin.Çocuk da olsa her mahluktan

hakkı kabul etmen gerekir.Belkis'in kemaline,insafına ve ameline bak

ki,kuşların en zayıfı olan Hüdhüd'den hakkı kabul etti.Vücudunun

küçüklüğüne,zayıflığına bakmadı.Allah'ın ifade ettiği üzere Süleyman'dan

getirdiği: "Bismillahirrahmanirrahim Bu (mektup) Süleymandandır ve Rahman

ve Rahim olan Allah'ın adiyledir.Bana böbürlenme ve bana müslüman olarak

gel." (Neml 30-31) sözünün manasını anladıktan sonra Hüdhüd'ü tahkir

etmedi.Çünkü o,her biri makabline (öncesine) nisbetle cami'ü'l-kelam (veciz)

olan bu üç kelimenin manasını anlamıştı.Zira birinci olan

Bismillahirrahmanirrahim,öncesine nisbetle zata ve güzel sıfatlara delalet

eder.İkincisi,bütün kötü sıfatların kökü olan böbürlenmeyi terk etmeyi

emretmektedir.Üçüncüsü bütün iyi sıfatların kökü olan teslim ve itaattir.

"Bana böbürlenme" sözü şuna işarettir: "Benim Hüdhüdümü küçük

görerek bana böbürlenmeye kalkma.Onun cisminin küçüklüğüne bakma,fakat

ağzındaki mektubun manasının büyüklüğüne bak."

Bil ki: Mü'mindeki saadet alameti,çocuktan da,ondan daha

küçüğünden de çıksa hakkı kabul etmektir.Nasıl ki Belkis,Hüdhüd'ün Süleyman'dan

getirdiği haberi kabul etti de bu yüzden selametle eriştiği şerefe

erişti.Süleyman'ın zevcesi oldu.Ahirette erişeceği nimetlerden ayrı olarak

dünyadaki saltanatı da elinde kaldı.Resulullah (S.A.V.) Efendimiz'e gelince

onun: "Gözü kaymadı ve azmadı" eşyayı olduğu gibi gördü.Hatta evlerin

en ehveninde bile Kadir'in kudretini gördü.Bunun içindir ki: Allah Teala

onu,küffarın gözlerinden sakladı. (Hz.Peygamber Efendimiz mağarada iken örümcek

mağaranın ağzına yuva yapmış ve o Hazret'i ta'kibe gelen düşmanlarının

gözlerinden gizlemişti.)

Şaka alameti de,şerefli bir kimseden dahi çıksa hakkı kabul

etmemektir.Nasıl ki Nemrud,Halil'i kendi gözünde küçük gördü ve hakkı kabul

etmedi.Allah Teala da onu,mahlukatın en küçüğü olan sinekle helak etti.Sinek

dimağına girdi,onu öldürdü.İşte her iki tarafın da cezası,hareketine böylece

uygun düşmüş oldu.O halde Nemrud gibi kibirli olmaktan kaçın,kemal sıfatlariyle

vasıflan.Her ne kadar Allah'ın Resulü (S:A.V.) Efendimiz'in,kemalin zirvesine

ulaşan evsafiyle vasıflanamazsan da bari Belkis'in sıfatlariyle vasıflan ki

erkek olduğun halde kadınlardan da geri kalmayasın,Kemalsiz ve edepsiz kalıp

çocuklardan sayılmaktan sakın,çünkü onlar mazurdur,sen mazur değilsin.

OTUZ ALTINCI SOFRA

Yüce Allah Teala'nın "Bana ve anana babana şükret,dönüş

banadır."

(Lokman 14) sözü hakkındadır.Bu ayette şuna işaret

edilmektedir: Kur'an,insan ve alem.Bunlardan her biri diğerine aynadır.Gaye

insandır.Fakat insan ancak bunlarla tekemmül eder.Onlar insanı kemale

eriştirinceye ve kendilerine ayna yapıncaya kadar terbiye ederler.Bu defa insan

onlara ayna olur.İnsanlardan kimi terbiye kabul eder,kimi etmez.Kemale erinceye

kadar terbiye kabul edip kemale eren insanda Kur'an ve alem tamamen

görünür.Terbiye kabul etmeyen insanda Kur''an'ın cemali,alemin nizamı

görünmez.Onun kalbi,husuf ve küsufu (Ay ve güneş tutulması) devamlı olan bir

alem gibidir.Onda herc-ü merc,Ye'cuc-me'cuc ve diğer fitneler zuhur eder.

Hasılı bir insanın kalbinde fırsat bulunca falanın malını

zorla almak,çalmak,yahut falanın karısiyle zina etmek,falanı öldürmek gibi şer

ve fesat niyyetleri bulunursa kalb aleminde olanların hepsi onun gibi olur.O

takdirde onun kalbi,padişahının zulmünden fitneler kopan bir ülke gibidir.Eğer

o kimse o halde ölse,nefsini kalb alemine göre bir alemde görür.Bütün güzel

ahlakı da çirkin bir surete bürünmüş olur.Nefsi bu iki alem arasında daima azap

içerisinde kalır.

Ama kalbinde,fırsat bulduğu takdirde mescitler,camiler

yapmak,ribat kurmak,köprüler yapmak,su akıtmak,kuyu çıkarmak ve bunlara benzer

hayırlar yapmak ve herkese iyilik etmek niyyeti bulunursa onun kalbi,bu niyyeti

gibi olur.Yani kalbi,sultanının adaletiyle ma'mur ve muntazam bir ülke gibi

olur.O insan o halde ölürse,nefsinin suretini,kalb alemine muvafık bir surette görür.Kur'an'dan

alınmış güzel ahlakı,kendine sevimli,güzel bir surete bürünür.Kendi orada

onunla arkadaş olur,daima zevk içerisinde yaşar.Hasılı insanın kalbi,ya

Cehennem ya da Cennettir.

O halde Kur'an'ı ve dünyayı gözünden uzak tutma,nefsini

bunlarla kemale ulaştır ki bunlar sende dosdoğru görünsünler.Ve sende bulunan

Kur'an ahlakı,sultanlar Sultanı'na ulaşsın,yaratılmış bulunduğu belli evini

bulsun.Her şey düzenine kavuşsun.Kalb alemin intizama girsin.Ebedi rahat

bulasın.Ama bunları ihmal edersen,Cennete giremezsin.Çünkü senin

cennetin,onların ayakları altındadır.

OTUZ YEDİNCİ SOFRA

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden bir taife daima hakkı yüceltmek için savaşmada devam

eder."

Burada işaret edilmektedir ki: Dünya,imar edenlerle

ma'murdur.Dünyayı imar edenler,insanlardır.Çünkü insan,dünyanın ruhudur.İnsan

da din ile ma'murdur.Din de din ehliyle ma'murdur.Zira din ehli olmasaydı,hepsi

herc-ü merç ile helak olup giderdi.Bütün dinler,imar edenleriyle ma'murdur.İmar

edenler de İslamiyyet ve müslümanlardır.Diğer dinlerim ma'mur olmasıyla,islama

ve müslümanlara itaat edip haraç vermek suretiyle yaşayıp devam etmelerini

kasdediyorum.İslam ehli de abidler ve salihlerle ma'murdur.Bunlar da şeriat

ulemasıyla,onlar da tarikat ehliyle ma'murdur.Zira ceset,ruh ile imar

edilir.Geri kalanlar da bir öncesine nisbetle böyledir.Onlar da Allah'ı

bilenler ile,Allah'ı bilenler de Hakikat ehliyle ma'murdur.On iki ilim de

böyledir.Sarf,nahiv,mantık,ilh.Bunların her biri kendilerini imar eden ilim

öğrencileriyle ma'murdur.Öğrenciler bu ilimlerle uğraşmakla bunları imar etmiş

olurlar.Saatler,günler,haftalar,aylar ve yıllar da kendilerine mahsus

ibadetlerle ma'murdur.Mesela belirli saatlere mahsus namazlar,haftalara mahsus

benzeri ibadetler,Ramazan orucu,Recep,Şa'ban ve Muharrem orucu gibi aylara

mahsus farz ve nafile ibadetler;zekat,sadakalr gibi seneye mahsus ibadetler ve

Hac gibi ömre mahsus ibadetler.Mekanlar da böyledir.Mescitler,Camiler,tekkeler

ve benzeri ibadet yerleri cemaatle ma'murdur.Cemaatler de

müezzinlerle,imamlarla,hatiblerle,mürşidlerle ma'murdur.İnsanın içinde öyle

merhaleler vardır ki sayılamaz.Fakat esaslarını taksim etmişlerdir.Bir itibara

göre yedi merhale,bir itibara göre on iki merhale,bir itibara göre kırk

merhale,bir itibara göre yüz merhale ve bir itibara göre de bin merhaledir.Her

merhalenin kendine has imarcıları vardır.Çünkü insan her zaman kabul edicidir

(alıcıdır),Allah ise kadirdir.İç alem geniştir.Aşk pazarı ma'murdur.Hakk'ın meta'ı

mezaddadır.Dellal her tarafa koşup durmaktadır.Müşteri de kıyametin kopmasına

kadar rağbetlidir.

O halde ey insanları irşadeden alim,insanları bütün dini

erkanın tamirine,bilhassa bunlar arasında tevhid rüknünün i'marına teşvik

et.Tevhid,her şeyi ihya eden su gibidir.İnsanları soğutarak,tevhid ehlinin

yolunu güçleştirerek,daraltarak tevhidi yıkanlardan olma.Tevhid ehline kolaylık

olsun,tevhid yolu genişlesin diye Allah ve Resulü,tevhid için çok zikirden

başka şart koşmamıştır.O halde Kur'an ve Hadisle halka öğüt ver ki hepsini imar

edenlerden ve aleme birbiri peşinden girenlerden olasın. "Allah gerçeği

söyler,O,yola iletir."

OTUZ SEKİZİNCİ SOFRA

Şimdi bahardır.Ticaretinde kazançlı olan

kimse,sevgilinin,kendisini dost olarak yanına aldığı kimsedir.Sevgili ağzında

şarap varken birini yanına alsa,o kimse sırrına vakıf olur diye üzüntü içinde

kalır.Onun için sevgilinin aklı kendisini ayıplayarak der ki: "Her

koğuculuk yapan alçaktır" Yani sevgili kendi kendine der ki: "Eğer

sen bu sırrı ifşa edersen alçaksın.Kimseye açma,yoksa kederin artar,ifşa

ettikten sonra pişman olsan da artık fayda vermez." Bu mahzur ile beraber

o (sevgili) birini o halinde kendine nedim alırsa,o sırrın nedimi olan

mürid,kazançlıdır.

Bunun izahı: Kasip (kazançlı) dan maksat,aşık olan

müriddir.Bahardan maksat,gençlik günleridir.Sevgili,mürşiddir.Burada

sevgili,halk arasında dürüstlüğü,iyi hali,temiz huyiyle,ırz ve namusunu

korumakla tanınmıştır.Ama aslında kendisi halktan gizli gizli şarap içmekte

fakat onun bu halini hiç kimse bilmemektedir.Birisi haline muttali olnca

üzülür.Sevgilinin aklı,şarap içmeyi kim olursa olsun insanlardan herhangi

birini kendine özel dost seçer,aklı ve üzüntüyü,mahcubiyeti düşünmezse işte

dünyada kazançlı olan,sevgilinin sırrına nedim olan o aşık müriddir.

Şimdi bil ki: Meşayih,o mahbuptan daha azizdir.Meşayihin

sırrı,o mahbubun sırrından daha mahremdir.Şeyh,kabiliyetli müridlerinden birini

hakikat ve rububiyyet sırrını kendisine açmaya ehil görürse o

mürid,kasib'tir;başkaları değil.O halde o mürid,şeyhin kıymetini bilmelidir ki

kendisi de onun gibi aziz olsun.Fakat şeyhin kendisine açtığı İlahi sırrı ifşa

ederse talii ters döner ve İblis gibi merdud olur.Hasılı salik,teslimiyyetinde

ve istidadında öyle olmalıdır ki mürşidi onu kendi sırlarına mahrem kılabilsin.Mürşit

de öyle olgun olmalıdır ki irfanının ve esrarının şarabı,saliki sarhoş

edebilsin.

Sonra salik,sırrı saklamalı,onu ruhunun sandığına

koymalı,lisanını tutmalı o hususta ölü gibi olmalıdır.Ahmed,Buhari,Müslim ve

Tirmizi Ebu Hüreyre (R.A.) den Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in şöyle dediğini

rivayet etmişlerdir: "Salih kullarıma,(yani Hak'kın ve halkın kendi

üzerlerinde bulunan ödevlerini yerine getiren kimselere) gözlerin

görmediği,kulakların duymadığı ve hiçbir beşerin hatırına gelmeyen ni'metler

hazırladım." Yani O,kullarına Cennete hiç kimsenin görmediği

nimetler,hayırlar ve lezzetler saklamıştır.

Ariflerden biri şöyle demiş: Buradaki nimetlerden

maksat,Allah'ın,ahirette seçkin kullarına lutfettiği ilahi tecellilerdir.Çünkü

bunlar yaratıcılık nimetleridir.Yaradılmışlara mahsus nimetleri Peygamber

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz haber vermiştir.Kur'an'ın haber verdiği üzre

gözler onu görmüş,kulaklar işitmiştir.Bunu Kur'an tasrih etmiştir.Daha sonra

Peygamber Efendimiz şöyle demiştir: "İsterseniz (hiçbir nefis,kendileri

için ne göz sevindirici nimetler hazırlanmış olduğunu bileme

z) ayetini okuyunuz." Bu nimetlerle gözlerin içi

güler,ruhlar huzur bulur.Mana şöyledir:Hiç bir nefis,ne seçkin bir melek,ne de

mürsel bir peygamber,kim olursa olsun hiç kimse onların yaptıklarına karşılık

kendilerine hazırlanmış sevabı bilemez.Ameller içinde de öyle bir amel vardır

ki ona da kimse vakıf olamaz.Yalnız Allah bilir ve buna uygun olarak sahibini

mükafatlandırır.Hz.Peygamber Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buyurmuştur:

"Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki onda bana ne bir seçkin

melek,ne de mürsel bir peygamber yetişemez.

OTUZ DOKUZUNCU SOFRA

Müslim,Nafi' İbnu Hadice (R.A.) den Resulullah (S.A.V.)

Efendimiz'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siz dünya işlerinizi benden

iyi bilirsiniz.Size dininiz hususunda bir şey emredersem onu alınız."

Haşiye'de bu Hadisin söyleniş sebebi şöyle kaydedilmiştir:Nafi' İbnu Hadice

dedi ki: Peygamber Aleyhisselam Efendimiz Medine'ye geldiği zaman Medine halkı

Hurmayı te'bir ediyorlardı (yani dişi hurma çiçeğini yarıp erkek hurma tohumu

ile aşılıyorlardı). "Ne yapıyorsunuz?" dedi.Dediler ki: Biz devamlı

böyle (erkek tohumunu dişi çiçeğe) koyarız. "Yapmasaydınız sizin için daha

iyi olurdu." dedi.Bunun üzerine artık bu aşılama usülünü terk ettiler.Bu

defa meyvaları eksildi.Bu durumu kendisine söyledikleri zaman: "Siz,dünya

işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz.Size dininiz hakkında bir şey emredersem

alınız." buyurdu.Şerhu't-tarika'da da böyledir.

Denilmiştir ki tam kemal,iki cihanın ilmini cemetmektir.O

halde Allah'ın Resulü (S.A.V.) Efendimizde bu hal nasıl olabilir? Bazı

muhakkikler buna şöyle cevap vermişlerdir: Bu,Peygamber Aleyhisselam'ın

başlanğıç halinde olmuştu.Ama sonunda her iki ilmi de kendinde

cemetmiştir.Fakat buna şöyle itiraz edilebilir: Bir velinin en son

derecesi,Resul-i Ekrem'in ilk derecesine vasıl olamaz.Halbuki ümmet arasında bu

iki ilmi cemeden veliler vardır.O halde nebi ile veli arasında ne fark var?

Fakir der ki: Bunun tam cevabı şudur: Allah'ın Resulü

(S.A.V.) nefs-i şerifini daima yenmek ister ve büyük kemalatından hiçbiriyle

iftihar etmezdi.Fakriyle iftihar ederdi.Resulullah'ın: "Bana ve size ne

yapıldığını bilmem." (Ahkaf 9) ve: "Seni tesbih ederim.Seni sana

yaraşır şekilde gerçek mahiyyetinle bilemedik." ve: "Siz dünya

işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz." gibi sözleri,O'nun fakr ile

iftihar etmesi dolayısıyla söylemiş bulunduğu sözlerdir.Hatta kendisine,mübarek

düşüncesine uygun olarak: "İşlerinde onlarla müşavere et." (Al-i

İmran 159) ayeti dahi gelmiştir.Binaenaleyh O,bununla nefsini küçük

görmek,ümmetinin hatırını hoş etmek ve şerefli olanlara,yüksek mertebelere

erişseler dahi kendilerinden aşağı olanlardan sarf-ı nazar etmemelerini,kendisi

gibi onlara yönelmelerini işaret etmek istemiştir.Ta ki Allah Teala'nın nice

imtihanlarından emin olalar.Çünkü kendini beğenmek,bizzat helak edici

sebeplerdendir.Bununla beraber bu güzel tasavvur,O'nun başlangıç halinde

idi.Sonra bu hali geçti.Buna: "Allah'ın yardımı geldiği zaman..."

suresi delalet etmektedir.Bununla Resulullah (S.A.V.) Efendimiz başkalarından

ayrılır.Çünkü onlar,iftihar edilecek Rabbani hallerini,cami' kemallerini gizli

tutmaya,acz ve iftihar göstermeye bidayet-i hallerinde dahi tam

ulaşamamışlardır.Yahut son hallerinde bundan pek az yükselebilmişlerdir.Çünkü

onların en son menzilleri acz,züll ve iftikar (fakirlik) dir.Kemalleriyle

iftihar edenler de olmuştur.Lakin iftihar etseler de yine Resul-i Ekrem

Efendimiz'e uymak için iftihar etmişlerdir.Resulün o hususta övündüğünü

işittiklerinden dolayı öğünmüşlerdir.Binaenalyh bunların iftiharı,ona uymak

içindir.

Bu kemal,ister bizzat,ister teba'an olsun,iyi de olsa yine

de halkın sıfatlarındandır.İzafetleri düşürmek ve davetten maksad hasıl

olduktan sonra Rabba hamd ve tesbih ile bütün tabii sıfatlardan Rahman

sıfatlarına sığınmak kemalin zirvesidir.Bu,ancak Hatem-i Risalet (S.A.V.) de

tam ifadesini bulmuştur.Haddi zatında sadırlarda (kalblerde) öyle sırlar var ki

ifşası haramdır.Allah daha iyi bilir.

KIRKINCI SOFRA

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bu sofra,Halvetiyye sufiyyesi Efendilerinin silsilesidir.Bu

silsilenin son halkası Fukaranın hizmetçisi Muhammed el-Mısri el-Malati'nin

elindedir.Şeyhi üstadı ve mürşidi Şeyh Ümmi Sinan Elmalı el-Halveti'den

me'zundur.O da Eroğlu diye meşhur şeyhinden mezundur.(Ümmi Sinan Elmalılı

(Ks.S.) hearetlerinin oğlu Murtaza Çelebi'den işittiğime göre Ümmi Sinan

(Ks.S.) usuli yedi esma'yı önce Sultan Eroğlu (Ks.S.) dan almış,onun vefatından

sonra da furui esma'i ilahiyyeyi de Abdulvahhab Sultan'ın halifesi Mazhar

Sultan'dan telakki eylemiştir. (Kar-i Mısri.) Müellif hazretleri ise

esma'yı,şeyhi ÜmmiSinan Elmalılı (Ks.S.) dan almış,onun vefatından sonra da iki

ismi Ümmi Sinan'ın halifesi Kütahya'lı Muslihu'ddin Efendi'den telakki

eylemiştir.(Kari-i Mısri).O da kamil şeyhi Şeyh Abdulvahhab Elmalı

el-Halveti'den me'zundur.O da alim,arif,kamil,mükemmil,Yiğitbaşı denmekle

ma'ruf şeyhinden me'zundur.O da şeyhi mükemmil,mürşid,Allah'a sevk eden,Şeyh

Alau'ddin Uşşaki'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Tacü'd-din

al-Kayseri'den me'zundur.O da şeyhi,üstadı Şeyh Molla Piri el-Erzincani'den

me'zundur.O da şeyhi,üstadı,ehl-i Tarikin çoğunun mürşidi,herkesin kabul ettiği

Şeyh Seyyid Yahya el-Badguhi eş-Şirvani el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve

üstadı Şeyh Sadru'd-din Pir Ömer el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı

Şeyh Hace İzzed'din el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Pir Ahi Mirem

el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Ömer el-Halveti'den

me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Ahi Muhammed el-Halveti'den me'zundur.O da

şeyhi ve üstadı Şeyh İbrahim ez-Zahidi el-Geylani el-Halveti'den me'zundur.O da

şeyhi ve üstadı Şeyh Cemalüddin et-Tebrizi (Bu zata Celalüd'din et-Tebrizi de

denmiştir) den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Şihabüd'din et-Tebrizi

el-Halveti'den (Şeyh Muhammed et-Tebrizi de denmiştir) me'zundur.O da şeyhi ve

üstadı Şeyh Rüknü'ddin Muhammed es-Sincani'den (Şeyh Muhammed en-Necaşi

el-Halveti'den de denildi) me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Kutbu'd-din el-Ebheri

el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Ebu Necib es-Suhreverdi

el-Halveti'den (Abdu'l-Kahir Necmu'd-Din el-Halveti'den de denildi) me'zundur.O

da şeyhi ve üstadı Şeyh Ömer el-Bekri el-Halveti'den (Şeyh Abdu'l-Kahir

el-Halveti'den denildi) me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Vasiyyü'd-Din

el-Halveti'den mezundur.O da şeyhi ve üstadı ve babası Şeyh Muhammed el-Bekri

el-Halveti'den (Muhammed Kesri de rivayet edildi) me'zundur.O da şeyhi ve

üstadı Şeyh Ahmed ed-Dineveri el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı

Mümşad ed-Dineveri al-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh

Ebu'l-Kasim el Cüneyd el-Bağdadi el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı

Şeyh Seriyyü's-Sakati el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Ma'ruf

el-Kerhi' el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Davud et-Tai

el-Halveti'den me'zundur.O da şeyhi (ve üstadı) Habibul-Acemi el-Halveti'den

me'zundur.O da şeyhi ve üstadı Şeyh Hasan elBasri el-Halveti'den me'zundur.O da

şeyhi ve üstadı Zevcü'l-Betül (Hz.Fatıma'nın kocası) ve Resul'ün amcası

oğlu,ilim şehrinin kapısı Ali ibnu Ebi Talib (R.A.V.K.V.) den me'zundur.O da

amcası oğlu Resul-i Ekrem (S.A.V.),evvelerin ve ahirlerin

Efendisi,Rabbulalemin'in sevgilisin'den me'zundur.O da Ruh'ul-Emin Cibril vasıtasıyla

Rabbu'l-Alemin Hazretlerinden almıştır.Allah,Efendimiz Muhammed'e ve O'nun

aline ve ashabına salat ve selam etsin.Ecmain.

Vehbab-ı Ümmi rahimahullah'ın ilahisi:

Evliyadan sır sorana
Dokuz dürlü nişan gerek
Evvel kapu şeriattir
Güneş gibi ayan gerek.

Ayat ile Hadis ile
Anlayana verdim cevap
Andan öte içeruya
Levvame'ye seyran gerek.

Şeriatten tarikattenİçerisi sır elidir
Akıl ona arif olmaz
Mülhime'ye vicdan gerek
Dördüncüsü Mutmainne

Mansur bilür bu menzili
Pir yüzünden ulaşmağa
İkrar eder bir can gerek
İhtiyarım elde değil,

Lazım geldi söylemesi
Beşincisi keramettir
Ayan değil,nihan gerek
Yol erinin tevhidini

Arif gerek anlamağa
Altıncısı Mardiyye'dir
Bunda burhan,Kur'an gerek
Yedincisi Safiyye'dir

Halka ayan etmek olmaz
Andan geçüp ulaşmağa
Can Hazrete kurban gerek
Sekizinci budur makam

Ayne'l-yakin Hakkalyakin
Gerçek aşık bu meydanda
Gayrullah'tan uryan gerek
Dokuzuncu sıfattan içeri

Bir sır diyem anlar isen
İnsan adı bunda koyup
Mahv-ü ğarkte pinhan gerek
Vehhab Ümmi'nin tevhidi

Hatırına güç gelmesün
Bu mana'yı fehmetmeğe
Safi nurdan insan gerek

KIRK BİRİNCİ SOFRA

Yüce Allah'ın "Biz dünya semasını yıldızlarla

süsledik." (Saffat 6) sözü hakkındadır.Bil ki: Zikirlerle dolu

lisan,kandillerle dolu olan bir cami gibidir.O zikirle kalbde hasıl olan

bilgiler ise,yıldızlarla dolu semaya benzer.Nasıl ki yıldızlar sekizinci felektedirler,fakat

nurları dünya semasında görülür ve insanlar onlarla yollarını bulursa,kalb

kürsüsündeki maarif de tıpkı böyle nurları güzel ahlak,ef'al-i cemile,a'mal-i

seniyye ve güzel sözler şeklinde kamilin zahirinde tecelli eder ve halk onunla

yolunu bulur.Nasıl ki Allah dünya semasını yıldızlarla süsleyip onu kovulmuş

şeytanın ulaşmasından korumuş olduğundan dolayı şeytanlar yüksek alemden

(Mele-i A'la) bir şey işitemezlerse-zira Yüce Allah Teala buyurmuştur ki:

"Biz dünya semasını yıldızlarla süsledik ve onu her türlü kovulmuş

şeytandan koruduk.Mele-i A'la'dan bir şey işitemezler." Saffat 7-8)

kamilin de batınını irfan ve zahirini amel ve güzel ahlak nuriyle süsleyip

onu,kindar düşmandan ve hasetçiden korumuş ve onun irfanını hidayet ve saadet

ehline nücum (yıldızlar),şekavet ve dalalet ehline rücum (taşlamalar)

yapmıştır.Onlar hiyanet kasdıyla kamile yaklaşamazlar.Böyle bir şeye teşebbüs

etmiş olsalar dahi o kamilin irfanının ve ibadetinin nurları kendisini

savunur.Nasıl şeytan her taraftan ateşlerle karşılaşırsa onlar da öyle

olur.Bak,enfüs,afak'a nasıl uyuyor ve birinde zuhur eden,diğerinde de nasıl

zuhur ediyor.

Allah dünyayı peygamberlerle,velilerle,alimlerle,salihlerle

süslemiştir.Onları hidayet ehline yıldızlar,dalalet ehline kendilerini uzaklaştırıcı

taşlar yapmıştır.Hatemü'l-Enbiya (S.A.V.) Efendimizi de hidayet güneşi

yapmıştır. "Çünkü O,fazilet güneşidir,ötekiler de yıldızları; Yıldızlar

karanlıkta nurlarını gösterirler." (Kaside-i Bürde)

Allah Teala buyurmuştur: "Ölü olup,bizim kendisini

dirilttiğimiz,kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz

kimse,içinden çıkamayacağı karanlıklar içerisinde bulunan kimse gibi

midir?" (En'am 122)

Şimdi insanın haline bak.İnsanlardan bazıları,yıldızlarla

süslenmiş sema gibidir.Bazı insanlar da bunlarla hidayete

kavuşmuşlardır.Bazıları da ne yıldızlar gibidirler,ne de yıldızlarla hidayet

bulmuşlardır.Onlar,içinden çıkamayacakları karanlıklarda bulunan kimseler

gibidirler.O halde sen,ilimlerinin nurlarını alarak birincileri gibi ol.Yahut onlara

uyarak ikincileri gibi ol.Ama üçüncüleri gibi olma ki yarın pişman

olmayasın,fırsat geçtikten sonra bu pişmanlığın,sana faide vermez.Zira gençlik

günlerinde ilim ve amel tahsilinden yüz çeviren kimse,ömrünün sonunda pişman

olur.Bunları elde etmek ister ama ömrü vefa etmez,hasret ve üzüntü içinde

kalır.Allah Teala böyle insanların halini şu sözüyle haber vermiştir: "O

gün mü'minleri görürsün ki nurları,önlerinden ve sağlarından koşuyor.

"Bugün size müjde,altlarından ırmaklar akan,içinde temelli kalacağınız

cennetler sizindir" denecek.İşte bu büyük kurtuluştur.İki yüzlü erkek ve

kadınlar mü'minlere "Bizi de gözetin; ışığınızdan faydalanalım"

dedikleri gün,onlara: "Ardınıza dönün de ışık arayın" denir;

insanlarla iki yüzlüler arasına,kapısının içinde,rahmet ve dışında azap olan

bir sed çekilir." (Hadid 13)Kemali tahsil et,yoksa ömrünün sonunda pişman

olursun.Dünya'ya da geri dönemezsin artık.Merkez zindanından muhite çık.Zira

"Allah'ın Arzı geniştir." (Zümer 10) O peygamberler ve veliler hep

hicret etmişlerdir.Allah doğruyu söyler,O,yola iletir.

KIRK İKİNCİ SOFRA

"De ki:

"Babalarınız,oğullarınız,kardeşleriniz,eşleriniz,akrabanız,elde ettiğiniz

mallar,durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret,hoşunuza giden evler sizce

Allah'tan,Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise,Allah'ın

buyruğu gelene kadar bekleyin.Allah fasık milleti doğru yola eriştirmez."
(Tevbe 24)

Böyle olan bir kimsenin,imtihan günü,içinde olan şey,dışına

çıkar.Allah Teala buyurdu: "İnsanlar içinde Allah'a bir yar kenarındaymış

gibi kulluk eden vardır.Ona bir iyilik gelirse yatışır,başına bir bela gelirse

yüz üstü döner.Dünya'yı da ahireti de kaybeder.İşte ap açık kayıp budur."

(Hac 11) Fakat asil olan kimse sapmaz.Adem'in sevgiliye mahabbeti asli

idi.İblis'in ibadeti ise taabbüdi (zoraki,gösteriş için) idi.İmtihan zamanında

her ikisinin de içinde olan meydana çıktı.Çünkü Adem iki yüz sene

ağladı,sevgilisi tevbesini kabul edinceye kadar kalbinin ıstırabı dinmedi.Ama

İblis kovulur kovulmaz derhal Adem oğullarını önlerinden,arkalarından,yanlarından

yörelerinden,sağlarından sollarından girip saptırmaya razı oldu.Kovulduktan

sonra hiç bir zaman ağlamadı.İşte,bu onun önceki ibadetinin altında neyin gizli

olduğunu gösteriyor.Adem'in de sevgilisi kendisini bağışlayıp kendisinden razı

oluncaya kadar durmadan ağlaması,sevgilisine nasıl kalbdeb bağlı bulunduğunu

gösterir.Adem'in benzeri Allah'ın şu sözünde de geçmektedir: "Bütün

genişliğine rağmen,yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini

sıkıştırıp,Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan,savaştan geri

kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti.Allah,tevbe ettikleri için onların

tevbesini kabul etmiştir.Çünkü,O,tevbeleri kabul eden,merhametli olandır."

(Enfal 118) İblis'in benzeri de şu ayette var: "Allah'ın Resulü'nün hilafına,geri

kalanlar,oturup kalmalarına sevindiler.Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla

cihad hoşlarına gitmedi. "Sıcakta savaşa çıkmayın" dediler.De ki

"Cehennem ateşi daha sıcaktır." keşki bilselerdi." (Enfal 83)

İşte bu iki fırkanın hali her zaman böyledir.Hatta

müridlerden birinden şeyhin hatırı incinde o müridlerden öyleleri vardır ki

"Genişliğine rağmen Arz onlara dar gelir" Ta şeyh kendisinden razı

oluncaya kadar (ıstırabı dinmez).Öyleleri de vardır ki nefis mücahedesinden

geri durmakla sevinir. "Mücahede yolu güçtür,Allah

Erhamürrahimindir." diyerek başkalarını da çalışmayıp oturmaya teşvik

eder.Hatta kasden aşıkların kalblerini sülukten soğutmaya çalışır ki onlar da

kendileri gibi olsunlar.Birincinin hali,inabe zamanında sıdkına delalet eder.İkincinin

hali de inabe zamanında sadık olmadığını gösterir.Birincinin şeyhine

hizmeti,Adem'in sevgideki hali gibidir.İkincinin hizmeti de İblis'in zoraki

yaptığı ibadette ve Allah'ın teklifi karşısındaki hali gibidir.Bina temelsiz

durmaz.Temeli sağlam yap ki bina sağlam olsun.Beyit "ok öldürmediyse ilaç

kolaydır.Yayın inhinası eğrilik değil,rüku'dur."

KIRK ÜÇÜNCÜ SOFRA

Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz (S.A.V.)

buyurmuşlardır: "Bana salat getiriniz,çünkü bana salat-ü selam getirmek

sizin için zekat (temizleyici) dir.Bana Allah'tan vesile isteyiniz.Dediler ki:

"Ya Resulallah vesile nedir?" Buyurdu ki: "Vesile,Cennette en

yüksek derecedir.Bu dereceye ancak bir adam nail olabilecektir.İstiyorum ki,o

adam ben olayım." Bu Hadiste şuna işaret vardır:

Nasıl ki alim,öğrenci olmadan öğretmen olamazsa baba da

ancak çocuk ile baba olursa,mürşid de ancak mürid ile mürşid olursa Resulullah

(S.A.V.) Efendimiz de ancak O'na tevessül edenlere vesile olur.İnsanlar O'nun

şeriatine ittiba edip O'nun ahlakıyla huylanmak suretiyle O'na tevessül etmiş

olurlar.Şeriatine girmeyen kimse hakkında Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz

vesile olmaz.Peygamber Aleyhisselam Efendimiz'in "Allah'tan benim için

vesile isteyiniz." sözü,kendisine itaatte emirdir.Ta ki O Zat-i Risaletpenah'ın

o adam hakkında vesileliği tahakkuk etsin.Yüce Allah'ın (C.C.): "Doğrusu

Allah ve melekleri peygambere salat ederler.Ey iman edenler O'na salat ve selam

ediniz." (Ahzab 56) sözü de böyledir.Dediler ki Allah'ın salatından

murad,rahmettir.Melaikenin salatı istiğfardır.Mü'minlerin salatı duadır.Duadan

maksat da O'na (S.A.V.) vesile istemektir.Ayette dua,mutlaktır.Hadis onu

kayıtlamıştır.O'na vesile istemekten maksat da ümmetinin çoğalmasına dua

etmek,Hak Kelimesinin i'lasına ve Ehl-i İmanın salah-ı halinin artmasına ve

nefsinin ıslahına dua etmektir.Ta ki Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz'in

vesileliği bütün halka şamil olsun ve kendisine de hesapsız ecir hasıl

olsun.Çünkü O,buyurmuştur: "Bir kimse iyi bir adet koyarsa onun için

sünnetin (adetin) ecri ve onu işliyenlerin ecri vardır.O sünneti işliyenlerin

ecrinden de bir şey eksilmez." Bundan anlaşıldı ki Allah'ın Rahmeti

Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'e hem vasıtasız,hem de vasıta ile (vesile ile)

iner.Vasıtasız nazil olan şey nasıl külliyen nazil oluyor idiyse vasıta ile

nazil olanın da icmalen inmesini istedi ki icmal tafsile mutabık olsun.Artık

sen anla.

Nasıl şefaat ehlinde en yüksek mansıp mutlak vesile ise;onun

menzili de cennette en yüksek derecedir.Bunu bildinse bilirsin ki mü'minlerin

O'na salatı,ümmetinin çoğalmasına ve salahlarına duadır.Hadisin tam manası

şudur: Benim için vesilenin tamam olması hakkında Allah'a dua ediniz ki

ben,ahir zamanda Allah'a iman yolunda bütün insanların Allah'a aracısı

(vesilesi) olayım.Ta ki alemde hiç kafir kalmasın.Bu,diğer peygamberlerde

değil,sadece Hatemü'l-Enbiya'da bulunan bir meziyyettir.Onun işi mehdi ile hatmolunur.

KIRK DÖRDÜNCÜ SOFRA

"Zamanınız günlerinde Rabbinizin nefhaları

(nefesleri,güzel kokuları) var. Kendinizi onlara arz edin." (Hadis).

Bil ki İlahi nefhaler,her zamanda kamiller ve onların

kıyamete kadar süren nefesleridir.Bunlardan nefhaler diye bahsedilmesinin

sebebi şudur: Onlar,içlerinde bilkuvve mevcudolan ilimleri,ma'rifetleri,güzel

fiilleri ve güzel huyları fi'le çıkardılar.Bundan dolayı halk arasında misk,öd

ve anber gibi oldular ve insanlara rahmet oldular.Dehrin günlerini

zikretmek,dünyanın,kıyamete kadar onlardan boş olmayacağına işarettir.Onlara

arz edilmekten maksat,onları arama ve onlara hizmet etme emridir.Ancak bu

takdirde rahmani nefhaler (kokular) dan ibaret olan mübarek,nefis nefesleriyle

insanların içlerinde bulunan kemaller fi'le çıkar da onlar da ötekiler gibi

(evliya) olurlar.

Oruca,açlığa ve susuzluğa da teşviktir.Çünkü Hz.Peygamber

Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz: "Oruçlunun ağzının kokusu,Allah indinde

misk kokusundan daha güzeldir." buyurmuştur.Kemalata erenlerin çoğu,ancak

bu yolla ermişlerdir.Çünkü bu yol,mücahedelerin en zorudur.Bundan hasıl olan

maarif de en güzel nefhadir.Keza güzel vakitlerde,bilhassa seher vaktinde

Rahmani Cezbeye de teşviktir.Çünkü seher vakti de uşşaka (aşıklara) nefha-i

Rahmaniyye'dir,ve Yüce Allah'ın huzuruna yaklaşma sebebidir.Bu,ancak bütün

vakitleri kaplayan çok nafile ibadet yapmakla olur.Çünkü Yüce Allah bir kudsi

Hadiste: "Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder o kadar yaklaşır ki

kendisini severim.Ben onu seversem,onun kulağı,gözü...olurum."

buyurmuştur.İşte bu sevgiye meyletmek,İlahi nefhalere meyletmektir.

Keza nefhaler,meşayihin telkinidir.Nefehat,meşayihin

kalblerinin istidatlı kimselere yönelmesidir.Bu da hizmet,teslim-i tam ve

merhametlerini cezbedecek derecede itaat etmekle olur.Bundan dolayıdır ki

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "Kendinizi onlara arz ediniz."

buyurmuşlardır.Müridde arz,şeyhte de acıma ve merhametle birlikte tam teveccüh

hasıl olursa mürid o nefhaleri bulur.Alem,bu nefhalerle doludur.Ama nezleli

burunlar,bu nefhaleri kokluyamazlar.Burunları nezlesini Allah'ın yardımıyla

şeyh,telkini ve teveccühü ile giderir.Nefehat,aynı zamanda

yetimler,dullar,fakirler,zayıflar,mazlumlar gibi kırık kalbleri ta'mir etmekle

de bulunabilir.Bütün ibadetler,bu nefhalere vesiledir.Fakat bunlara en yakın

yol,ehl-i tarik yoludur ki o da tevhiddir.