Tasavvuf, İslam dininin üzerine inşâ edildiği üç temel mefhumdan biri olan "İhsan"ı kendine gaye edinmiştir. O halde "İhsan"ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesini de daha iyi anlamış olacağız.
Seyyid Muhammed Gamari Hazretlerine:
"Tasavvuf vahy-i semavî midir?" diye tasavvufun kaynağı ve özü hakkında bir soru sorduklarında, şöyle cevap vermiştir:
"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e vahy-i semâvî nazil olduğu vakit, tasavvuf da onunla beraber, esas olarak kurulmuştur. Çünkü tasavvuf, şüphesiz ihsan makamıdır."
Cibril Hadisi:
İhsan mefhumunu, bizzat hadis-i şeriflerde görmekte ve açık bir şekilde izah edildiğine şahit olmaktayız. Hz. Ömer radıyallahu anh'ın rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerif (Cibril Hadisi) şöyledir:
"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında bulunduğumuz bir sırada, bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk yaptığına dair hiçbir alâmet olmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir kimse geldi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına (varıp) oturdu. Dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup:
“Ya Muhammed! İslam nedir, bana söylermisin?” dedi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“AIlah'tan başka hiç bir ilah ve mabud-u billah olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in O'nun resulü olduğuna şehadet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, ramazanda orucu tutman ve yoluna gücün yeterse, beytullah'a hacc etmendir." buyurdu. O (yabancı kimse):
“Doğru söylüyorsun.” dedi.
Biz onun bu haline, hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e soruyor, hem de O'nu tasdik ediyor, diye hayret ettik. Daha sonra:
“Bir de iman nedir, bana söylermisin?” dedi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Bir de hayır, şer ve kadere iman etmendir.” buyurunca yine:
“Doğru söylüyorsun!” dedi.
“Ve İhsan nedir, bana söylermisin?” diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:
“İhsan, Allah'a sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan o seni görüyor.” buyurdu. O yine:
“Doğru söylüyorsun!” dedi.
Ve bu yabancı kimse gidince, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir müddet durdu: "Ey Ömer! Bilir misin o soran kimdi?" dedi. "Allah ve Resulullah bilir." dedim. O zaman buyurdular ki:
"O, Cebrail idi. Size dininizi öğretmek için geldi." (Müslim, İman:1)
İşte Hz. Ömer radıyallahu anh'ın rivayet etmiş olduğu bu hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize İslam dininin üç rükun üzerine olduğunu bildirmiştir.
1-İslam: Zâhirî âzâlara taalluk eden amellerdir. (namaz, oruç, hac, zekât gibi...)
2-İman: Allah'a meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek gibi kişinin itikadına taalluk eden amellerdir.
3-İhsan: Bu da murakabe ve müşahedeye taalluk eden amellerdir. Bu ihsan makamı, manevi huşu ve huzur içerisinde Allah-u Zülcelal'e ibadet ederek kalbin temizlenmesine işaret etmektedir. Bundan dolayı ihsan makamı olmazsa dinin bir kısmını eksik bırakılmış olur.
Şöyle ki; bu hadis-i şerifte açıkça, kulun bütün ibadet ve kulluk görevlerini yerine getiren yani hayatının her anında, Allah-u Zülcelal'in kendisini gördüğünün, işittiğinin ve bildiğinin şuurunda olması gerektiği beyan edilmektedir. İşte, kişinin bu ihsan halini bozan sebepler; şeytanın vesvesesi, nefsin arzuları ve dış dünyanın etkileridir. O halde, bu tesirlerden kurtulmamız gerekmektedir ki ihsanı yaşayabilelim. Bu tesirlerden kurtulma yolu ise bunların sebeplerini, insana nasıl tesir ettiklerini ve bunlara karşı ne gibi tedbirler alınması gerektiğini; kısaca bu marazi durumun teşhis ve tedavisini bilmemiz gerekiyor.
Şüphesiz ki bu konu bir müslüman için en önemli konudur. Zira kulluğun temel mihengi, her yaptığını, her anını Allah rızası için yapabilmektir. İşte bu da tasavvuf ilmini zorunlu hale getirmektedir.
Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Denilebilir ki kişinin ihsanı yaşamasına zarar veren tesirleri, ayet hadis ve alimlerin kitaplarından öğrenip teşhis ve tespit edebiliyoruz. Evet bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bu marazları tedavi etme usulü ve kurallarını inceleyen ilim ise tasavvuftur. Zira birer tasavvuf mütehassısı olan mürşid-i kamil; hem bu konulardaki zâhirî ilmini, hem tecrübelerini ve hem de bâtınî yolla Allah-u Zülcelal'in verdiği manevî ilmi kullanarak kişiyi tedavi etmektedir.
Mürşid-İrşad
Kur'an-ı Kerim'de irşâd; doğruluk, hayır, fayda ve akıllı manalarında kullanılmıştır. Mürşid de; kendisi doğru, akıllı ve hayırlı olup, insanları doğruya, hayra yönelten kimse olarak belirtilmiştir.
Hakikatta insan iki yolun salikinden biridir; birisi Allah-u Zülcelal'in nimetlendirdiklerinin yolu (Fatiha; 7); diğeri, gazaba uğrayıp, dalâlete düşenlerin yoludur. (Fatiha; 7)
İlk mürşid Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Kur'an-ı Kerim’dir. Hayrı ve şerri yaratan Allah-u Zülcelal, kulların hayırda olmalarına razı; şerde ve küfürde olmalarına razı değildir. (Zümer; 7)
Şer kuvvetler olan nefis, şeytan ve dünya vazifesini yaparken, bu tür düşmanlara karşı kullanacağımız silahları, strateji ve taktiği, ilâhî iradeye uzanan gönül erlerinden, yani gerçek mürşid-i kamillerden öğrenmeliyiz. Mürşid; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize vekalet etmektedir. Yaratılışındaki ferâsetin ve sahip olduğu ilmin derecesine göre müridin kalbindeki ve mizacındaki sertliği, fesadı yavaş yavaş gidermeye çalışır.
TASAVVUFUN KİTAP VE SÜNNETTEKİ DELİLLERİ
Yukarıda da sıraladığımız delillerin yanında, tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu bâtınî amellerle ilgili ayet-i kerime var mıdır, diye bir soru gelebilir akla. Evet açıkça bâtınî niyet ve amellere işaret eden ayet-i kerimeler vardır. Bir örnek vermek gerekirse; Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
"De ki: Ancak bizim Rabbimiz gizli ve açık olan fevahiş (kötü) davranışları haram kılmıştır." (A’raf; 33)
Diğer bir ayet-i kerimede de:
"Açık ve gizli olan kötülüklere yaklaşmayın." (En'am; 151) buyurmuştur. Allah-u Zülcelal nasıl zâhirî âzâlarımızla yaptığımız kötü hareketleri haram kılmışsa, bâtınî olan; kin tutmak, riya (gösteriş) da bulunmak, hased etmek gibi kötü hareketleri de haram kılmıştır. Öyle ise bu bâtınî olan kötü sıfatları da izale etme çabasına girmemiz gerekir. Bunun yegâne yolu da şânı büyük olan tasavvuf yoluna girmektir.
İbn Abidin kuddise sırruh şöyle buyurmuştur:
"İhlas ilmini okumak; ucub, riya, hased gibi manevi hastalıkları bilmek ve bunlardan muhafaza olmaya çalışmak farz-ı ayndır. (her müslümana farzdır.) İnsanın nefsi için her birisi birer afet olan kibir, gazap, cimrilik, ihanet gibi hastalıkları bilmek ve kendini bunlardan muhafaza etmek de farz-ı ayndır." (İbn-i Abidin; I/42)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Kalbinde zerre kadar kibir bulunan, cennete giremez" (Muslim, İman:147)
Tüm bunlardan sonra bizim için en önemli görev, kendimizi bu kabih (çirkin) hastalıklardan temizleyip, halis bir kalple Allah-u Zülcelal’e yönelmektir. Bu da ancak tasavvuf ile mümkündür.
Sonuç olarak tasavvufun aslı; Kur'an ve Sünnet yolunda yürümektir. Tasavvuf üstadlarının tarif ettiği yoldan, ne olursa olsun ayrılmamaktır. Bid’atleri, boş arzuları, nefsanî istekleri terk etmektir. Hürmet gösterilmesi gereken mübarek zatlara ve diğer mahlukata karşı saygıda kusur etmemektir. Bilhassa, virdlerin (alınan ders) devamlı yapılmasına dikkat etmektir. (bk. Ebu Abdurrahman Sülemi, Tabakatü’s-Sufiyye; 488, Ebu Kasım Nasrabadi’den naklen)
İşte tasavvufun aslı ve özü budur. Kim bu tarif edilen yoldan saparsa, muhakkak o, hak erleri makamından düşmüş olur.
Müctehid Alimlerin sözleri
Sadıklarla beraber olmanın gerekliliğine ayet ve hadislerin ışığında açıklık getirmeye çalıştık. Bütün bunlara ilave olarak müçtehid ulemanın sözlerinden de birkaç delil alarak konuyu neticeye bağlayacağız.
Muhaddis Ahmed b. Hacer Haysemi, Fetava-i Hadisiye isimli eserinde şöyle buyurmuştur: "Hülasa olarak Allah-u Zülcelal'e süluk eden şahıs için en güzel yol, bu söylenenlere vasıl olmak için, bir tabib-i azam olan mürşid-i kâmile tabi olup, tedavisinin altına girmektir."
İmam Fahreddin-i Râzî (kuddise sırruh) Tefsir-i Kebir'inde Fatiha Suresi'ndeki: "(Ya Rabbi) bizi, o kendilerine nimet verdiğin mesutların yolu olan doğru yoluna hidayet eyle." (Fatiha; 5-6) "Bir kimsenin ancak bir mürşid-i kâmile teslim olup manevi dairesine girmek suretiyle, kendilerine nimet verilen kişilerin doğru yoluna hidayet olabilir." diye işaret ettiğini söylemiştir.
Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali (kuddise sırruh), Sufiyyeye dahil olmanın ve onlarla beraber bulunmanın, farz-ı ayn olduğunu söylemiştir. (Şerh'ul Hikem li ibn Uceybe;1/7)
Çünkü hiçbir kimse kusurlardan ve manevi hastalıklardan beri değildir. Yalnız bu durumdan peygamberler hariçtir, manevi hastalıklardan ve kusurlardan kurtulabilmek için mutlaka bir mürşid-i kâmile teslim olup intisab etmek gereklidir, demektedir.
Tarikat ehline, Musa (aleyhisselam)'ın Hızır (aleyhisselam)'a yapmış olduğu şu teklif şeref olarak kafidir. Nitekim Allah-u Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'de bu kıssayı hikâye ederek şöyle buyurmuştur: "Musa (aleyhisselam)'nın Hızır (aleyhisselam)'a "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen şartıyla sana tabi olabilir miyim?" (Kehf; 66)
Musa (aleyhisselam) Ulu'l-Azm peygamberlerden olduğu halde, Hızır (aleyhisselam)'a manevi ilminden dolayı mutabaat yapmayı ve kendisini bu konuda irşad etmesini teklif etmiştir.
Musa (aleyhisselam): "Ya Rabbi (bilmek istiyorum) yeryüzünde benden daha alim bir kimse var mı?" diye Allah-u Zülcelal'e münacaatta bulundu. Allah-u Zülcelal: "Evet kulum Hızır vardır." buyurdu. Musa (aleyhisselam) onunla konuşmayı ve beraber olmayı murad etti. Allah-u Zülcelal'de onların buluşmasını sağladı. Musa (aleyhisselam), Hızır (aleyhisselam) ile bir araya geldiği zaman bu ayet-i kerimeyi ona söyleyerek kendisine tabi olmayı teklif etti.
İşte bu ayet-i kerime, tasavvuf ehlinin, bu manevi ilmi elde etmek için bir mürşid-i kâmile intisab etmesinin gerekli olduğuna en büyük delildir.
Ahmet bin Hanbel (radıyallahu anh) daha önceleri tasavvuf ve tarikatı tasvip etmediği halde, Ebu Hamza Bağdadi (kuddise sırruh)'u gördükten sonra tasavvuf ve tarikatın hak ve de gerekli olduğunu itiraf etmiştir. Hatta oğlu Abdullah'a: "Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol; bütün emirlerin (Allah-u Zülcelal'in tanınması, zühd, vera ve güzel âhlak) başı bunlardadır." diye nasihatta bulunmuştur.
İmam-ı Gazâlî kendine bir mürşid arayıp bulduktan sonra, mürşidiyle beraber olmak sureti ile kendini yetiştirmeye çalışmıştır. Ve uzun zaman ondan istifade etmiştir.
İzzettin b. Abdüsselam mürşidi Hasan-ı Şâzelî'nin uzun zaman yanında bulunmuş ve sohbetlerine devam etmiştir. Hatta şöyle buyurmuştur: "Ben şeyh Hasan-ı Şazeli ile beraber olmadan önce kemalâtı ve İslam ahlakını bulamamıştım. Ancak onunla beraber olduktan sonra buldum."
İmam-ı Gazali'ye "Hüccet-ül İslâm", Şeyh İzzettin bin Abdüsselam'a da "Sultanü’l-Ulema" dedikleri halde ve ikisi de şeriatı ve zâhirî ilmi en üst düzeyde bilmelerine rağmen yine de bir mürşid-i kâmile intisab etmişler ve tarikata girmişlerdir.
Bütün bu deliller gün gibi aşikâr olduğu halde, bu ahir zamanda bizler niçin buna ihtiyaç duymuyoruz?
Halbuki Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle emretmiştir: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun." (Tevbe;119)
Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: "Bana yüz tutanın yolunu tut." (Lokman;15)
Bu ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi bir kimsenin bir mürşid-i kâmile intisab etmesi vaciptir. Hatta İmam-ı Gazali'nin buyurduğu gibi farz-ı ayn'dır. Çünkü sadıklarla beraber olmak, emir olarak bildirilmiştir.
Şeyh-ül Ekber İbn Arabi (kuddise sırruh) şöyle buyurmuştur: "Her zamanda Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi içi dışı, sözü özü birleşen zevatlar bulunmaktadır. Onlara sadıklar denir. Çünkü onlar özleriyle imanlarında, fiilleriyle amellerinde, sözleriyle hallerinde sabit, doğru, müstakim, haktan ayrılmaz zevatlardır. Bunlarla beraber olmayı Allah-u Zülcelal emretmiştir."
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Haris b. Malik (radıyallahu anh)’a: "Ya Haris! Nasıl sabahladın?" diye sormuş, o da: "Hak bir mü’min olarak!" cevabını verince, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): "Ne dediğine bak. Şüphesiz her hakikat için bir hakikat vardır. (Bunu ispat et) İmanın hakikati nedir?" buyurmuştur. Haris b. Malik (radıyallahu anh): "Ben nefsimi dünyadan çevirdim cennetteki mü'minlerin sanki birbirlerini ziyaret ettiklerini görüyorum. Cehennemdeki insanların da sanki ateşin içinde yuvarlandıklarını görüyorum. Allah-u Zülcelal'i Arş-ı Âlâ'da bariz (tecelli ettiğini) görüyorum.” deyince, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sen Hak bir mü'minsin haline devam et!" diye üç kere tekrar etti ve: "Kim kalbini nurlandırmak istiyorsa Haris'e baksın." buyurdu. (Beyhaki, İman:VII/363,hd.10.592)
Tabi bu bakış manalı bir bakıştır. Zâhirî ve surî bakış murad edildiği gibi, râbıtadan murad olan manevi bakış da kastedilmiştir. Bu tür bir bakıştan dolayı insanın üzerine Allah-u Zülcelal'in rahmeti, feyzi ve bereketi geldiği için kalbi münevver (nurlandırmak) eder. İşte mürşid-i kâmillerin yüzüne bakmak da böyledir. Bu bakış ister zâhirî olsun, ister manevi olsun farketmez. Elde edilen menfaat aynıdır.
Tasavvuf ilminin doğuşu ve
Tasavvuf ilminin doğuşu ve gelişimi
Tasavvufun amelî-hâlî ve temel esasları itibariyle, vahyin gelişiyle birlikte, bizzat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından hayata geçirildiği, önceki bölümde belirtilmişti. Özellikle Mekke devri, daha çok dini-ahlakî prensiplerin yer aldığı bir rûhî olgunluk kazanma dönemi olmuş ve sahabe-i kiram; bu usûl üzere, bütün ümmetin mürşid-i kamili, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından yetiştirilmiştir.
Tasavvufun müstakil bir ilim olmaya başlaması ise diğer temel İslâmî ilimler olan; Fıkıh, Tefsir, Akaid ve Hadiste olduğu gibi asr-ı saadetten iki-üç asır sonradır. Aynı şekilde, bu ilimler de esasları itibariyle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında mevcut olmakla beraber, henüz ihtiyaç hissedilmediğinden tedvîn edilmemiş, düzenli birer ilim dalı olarak ortaya konulmamıştır.
Tasavvuf ve diğer İslâmi ilimlerin bir ihtiyaç haline gelmesi, sahabe-i kiram ve tabiînden sonraki dönemlerde, dinin aslından uzaklaşılması sebebiyledir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in tebliğ ettiği hakikî din nuru gizlenip, itikatta sapıklıklar, fikirler arasında ihtilaf vaki olmaya başladı. Cehalet insanlara galebe çalınca; eski adet, gelenek ve görenekleri ibadetlerle karışır, bazen de onların yerini alır hale geldi.
İnsanlar kendi hak bildiği yolda gitmeye ve dünyaya çokça meyletmeye başladı. Dini hükümler ve kurallar, esasları yönünden ikinci plana itilerek, ayetler ve hadisler siyasi veya şahsî amaçlarla indî yorumlara tabî tutulmaya başlandı. Yalnız bir topluluk, salih ameller işlemek, ıssız yerlerde uzlete çekilerek zikir ve ibadetle uğraşmak yolunu seçti.
Sonraları zaviyeler, tekkeler ve hânkahlar inşa edilince; arı-duru kulluk mücadelelerini daha sistemli bir şekilde sürdürmeye koyuldular. Salih amellere devam ve tashih-i itikad sonucunda; güzel haller meydana gelmeye, saf zihinler ve cilalı gönüller, marifet-i ilahiyi almaya, yudum yudum tatmaya başladı. Böylece taklidî imandan, tahkiki imana geçtiler.
İmam Kuşeyrî kuddise sırruh’un "Risale"si gibi tarihî kaynaklara göre, ilk tekke Suriye'nin Remle şehrinde bulunan Ebû Hâşim Tekkesidir. İlk defa Sûfî ismini alan da bu zattır. (ö. 150/767)
Ardından Sufiyye mesleğine ilk hareket veren şahıs; Süfyân-ı Sevrî kuddise sırruh hazretleridir. Râbiatü'l-Adeviyye, Şeybetü'r-Râî o devrin feyiz pınarlarındandır. Sonraki asırda, tasavvufun yayılmasına en çok hizmetleri geçen zatlardan ikisi; Zinnun-i Mısrî (ö. 245/859) ve Bayezid-i Bestâmî'dir.
İşte tasavvuf ilmi böyle bir ortamda, önceleri Evliyaullah'ın sözleri ve hallerinin anlatımından ibaretken; sonraları Cüneyd-i Bağdadî kuddise sırruh (ö. 279/908) gibi zatlarında eser vermesiyle düzenli bir ilim haline gelmeye başladı. Aslında, zahir ilimlerde eser verilmesi bir ilmin olgunluğuna delil olabilmekteyse de, tasavvuf ilmi gibi manevi bir sahada asıl delil, yine tasavvuf üstadlarının kendi hal ve idraklarıdır, kavrayışlarıdır.
Yani, nasıl fıkıh sahasında; Kur'an-ı Kerim ve hadisten sonra fâkih alimlerin ilmî mülahaza ve görüşleri, bizim için amel yapılabilecek sağlam bir görüş oluşturuyor ve onların bu zahîrî içtihadlarına tabi oluyorsak; aynı şekilde manevî-ruhî hayatımızda da esası Kur'an ve Sünnet'le sabit olan, zikir, fikir, nefis tezkiye ve muhasebesi, râbıta, hatme (zikir meclisi) gibi batınî mesele-lerde de manevî görüş ve içtihad sahibi olan tasavvuf büyüklerine, mürşid-i kamillere tabi olmalı, onları taklit etmeliyiz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, dört büyük halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali radıyallahu anhüm'e ayrı ayrı zikirler telkin etmiş, ancak bunlardan ikisi yaygınlık kazanmıştır.
Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh Efendimizden neşet eden tarik, Sıddıkiyye ismi ve "hafî" (gizli) zikri ile vasıflanırken; Hz. Ali radıyallahu anh Efendimizden de "cehri" (açıktan) zikir ile vasıflanan tarikatlar ortaya çıkmıştır.
Bu iki ana koldan ayrılan tarikatlar ise yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı, farklı tatbik şekilleri kazanmıştır. Bazı mürşid-i kamiller, yeni bir usul vaz etmeyip kendilerinden önceki üstadının mesleğini devam ettirmişlerdir.
Allaha Giden Yolun Rükunları
Allaha giden bu yolun rükunları, kalbi masivadan yani Allah’tan başka herşeyden temizlemektir. Bu yolun dört tane rüknu vardır.
1-) Bu Rükunlardan birincisi Vird (günlük ders) dir. Bir günde en az beş bin defa “Allah” Lafza-i Celalini kalben söylemektir.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı zikretmek elbette (İbadetlerin) en büyüğüdür.” (Ankebut; 45)
Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Öz akıl sahipleri onlardır ki, Allah’ı ayakta, otururken ve yanları üzerine uzanırken zikrederler.” (Al-i İmran; 191)
Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur ve sükûnete kavuşur.” (Ra’d; 28)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Kişiyi Allah-u Teala’nın gazabından en çok koruyan amel, onun Allah-u Teala’yı zikretmesidir.” (Taberani)
Zikir kalbin cilasıdır. Nitekim, İmam-ı Şa’rani Ali el-Mersefi’den şöyle nakletmiştir: İnsanın kalbinin temizlenmesi için zikirden daha üstün bir şey yoktur. Çünkü zikreden kimsenin kalbinin temizlenmesi, cila ve kalayla bakırın temizlenmesi gibidir. Başka ibadetle kalbin temizlenmesi de sabunla bir tabağı temizlemek gibidir. Kalay ve cilanın temizliği nerede? Sabunun temizliği nerede? Pasın giderilmesi sabun ile çok uzun bir zaman alır, ama kalay olursa hemen anında pas giderilir.
Muaz bin Cebel radıyallahu anh:
“Cennet ehli, sadece dünyada iken zikirsiz geçirdikleri zamana üzülürler.” demiştir. Ve yine denilmiştir ki; insanlar susamış olarak ölürler. Allah-u Teala’yı zikredenler ise, ölürken susamışlık azabını çekmezler.
Hasan-ı Basri şöyle demiştir:
“Zikir iki çeşittir. Bir çeşidi, oturduğu yerde Allah-u Teala’nın ismini anmaktır. İkincisi, günahlar karşısında O’nu hatırlayıp kendini uzak tutmaktır. En üstün zikir bu ikinci zikirdir.”
Ebu derda radıyallahu anh’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Size amellerinizin en hayırlısını, Allah katında en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükselteni ve sizin için altın ve gümüş infak etmekten, düşmanlarınızla muharebe meydanında karşılaşıp boyunlarınızı vurmanızdan ve onlarında sizin boyunlarınızı vurmasından daha hayırlı amelleri haber vereyim mi?” buyurdu. Ashab-ı Kiram;
“Evet haber ver.” dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ı zikretmektir.” (İbn Mace)
Bildirildiğine göre Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e:
“Ya Rabbi! Senin sevdiklerini, sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim?” diye sordu. Allah-u Zülcelal:
“Ey Musa! Ben sevdiklerime iki alamet bağışlarım.” buyurdu. Musa aleyhisselam:
“Ya Rabbi! Bu alametler nedir?” deyince, Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu:
“Ey Musa! Birinci alamet olarak ona beni zikretmeyi ilham ederim de böylece göklerde ve yeryüzünde onu anarım. İkinci alamet olarak da onu haramlardan ve gazabımdan uzak tutarım ki, azabıma ve belama çarpılmasın. Buna karşılık nefret ettiğim kula da iki alamet veririm.” Musa aleyhisselam:
“Ya Rabbi! O alametler nedir?” diye sorunca, Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu:
“Ey Musa! Nefret ettiğim kula birinci alamet olarak beni zikretmeyi unuttururum. İkinci alamet olarak da onu nefsinin arzuları ile başbaşa bırakırım ki, haramlarıma düşerek gazabıma uğrasında azabıma ve belalarıma çarpılsın.”
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Herşeyi temizleyen, her kiri gideren bir şey vardır. Kapleri temizleyen şeyde Allah’ı zikretmektir. Allah’ın azabından kurtaracak en tesirli amel zikirdir.” (Beyhaki)
Bir hadis-i kudsi’de Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
“Ben, kulumun hakkımdaki zannına göreyim. Kulum beni andığında, onunla beraber olurum. O beni içinden anarsa bende onu onlardan daha hayırlı bir toplum içerisinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa, bende ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, bende ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse bende ona koşarak gelirim.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)
Hz. Peygamber sallallahu
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı zikreden ve zikretmeyenin farkı ölü ile diri arasındaki fark gibidir.” (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Size Allah’ı çok zikretmenizi emrediyorum. Peşine düşman düşen kimse, nasıl bir kaleye sığınarak ondan kurtulursa, kul da şeytandan ancak Allah’ın zikri ile kurtulur.” (Tirmizi, Hakim)
Bu ayet ve hadislerden anlaşılacağı gibi, Allah-u Zülcelal’in zikri insan için herşeyden daha hayırlıdır. Dünyalık kazancımıza hiçbir zararı olmayan Allah’ın zikri ile insan daima meşgul olabilir. Boş olmadığı zaman, ticareti veya herhangi bir işi ile uğraşıyorken de kalben Allah’ın zikrini yapabilir. Yürürken diliyle salavat getirebilir, istiğfar edebilir.
Allah’ın zikri büyük olmaz mı? Bizim O’nu zikretmemiz bellidir. O’nun bizi zikretmesi ise dar günlerde bize yardım etmesi, bize dünyada iken taat nasip etmesi, günahtan muhafaza olabilmemiz için kuvvet nasip etmesi ve bizim için ne kadar faydalı olan şey varsa onu bize nasip etmesidir. Kabirde de münker ve nekir melekleri bize soru sordukları zaman onların şaşıracağı biçimde başarıyla cevap vermemizdir. Haşir meydanında insanların kitapları ellerine verilirken, kitabımızın sağ elimize verilmesine, keskin bir kılıcın ağzı gibi olan sırat köprüsünden geçmemize, onun altında yanan ateşten muhafaza olmamıza ve ahirette bize sorulacak bütün sorulara Allah-u Zülcelal’in yardımcı olmasıdır.
Allah’ın zikri ile bu gibi menfaatler kazanılıp, onun yardımına nail olunurken, O’nun zikrini yapmamak âkıbetimizin kötü olacağına alâmettir. Yeryüzünde bu menfaatten daha büyük bir menfaat yoktur. Ölüm, sekerat, haşır, sırat gibi korkunç olaylar karşısında, daha dünyada iken Allah-u Zülcelal’in zikrini yaptığımız zaman O bize yardımcı olacaktır.
Hülasa olarak O’nun bizi zikretmesi demek, darda kaldığımız ölüm, sekerat, haşir ve sırat gibi zamanlarda bize yardım etmesidir. Allah-u Zülcelal’in yardımına kavuşmak için O’nun zikrini yapmamız lazımdır. Allah-u Zülcelal kudret ve azamet sahibidir. Bunun için O’nun zikri de büyüktür. Bundan dolayı titizlikle bunun üzerinde durmamız, buna devam etmemiz ve Allah’ın zikrinden kendimizi mahrum etmememiz lazımdır.
Velhasıl Allah-u Zülcelal kalbimize muttali olduğu zaman, kalbimizi çoğunlukla kendi zikri ile meşgul gördüğü zaman bize yardımcı olacaktır.
Mü’min olan kimse kendilerine verilen görevleri imkanları ölçüsünde yerine getirebilmek için çaba sarfetmelidir. Onun için İbrahim Dusuki şöyle demiştir:
“Bir kimse günlük dersi olan vazifesini terkettiği zaman o gün onun üzerinde Allah-u Zülcelal’in rahmeti, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şefaatı, evliyaların himmet ve imdadı muhakkak kesilir.”
Allah-u Zülcelal kendi zatının hakkı ile ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hürmetine, bu çok büyük hayır olan zikrinden bizi mahrum etmesin. Kendisini zikretmemiz için bize kuvvet versin ve zikriyle kendi rızasını ve muhabbetini kazanmayı bize nasip etsin İnşallah-u Teala...
2-) Allah’a giden yolun rükunlarından ikincisi: İlmiyle amel eden Alim’in râbıtasıdır:
(Geniş bilgi için Müellifin Âdab isimli kitabına bakınız)
3-) Allah’a giden yolun rükunlarından üçüncüsü: İmsaktan güneş doğuncaya kadarki vakti zikirle değerlendirmektir:
Nasılki Allah-u Zülcelal bazı mekanları bazı mekanların üstüne efdal kılmıştır. Bunun yanında bazı zamanları da, bazı zamanların üstüne efdal kılmıştır. Sabah namazında zikretmekte diğer zamanlara göre efdaldir. Kişi sabah namazından sonra, gireceği güne ibadet ederek, zikirle başlarsa temiz bir nefis ile güne girecek ve selametle o günden çıkacaktır. Çünkü bu amel, Allah-u Zülcelal ile huzurlu olmasını sağlayacaktır. Allah-u Zülcelal ile huzurlu olunca da bu, onu ibadet yapmaya teşvik edecektir. Böylece hem sevap kazanacak, hem o günü ibadetle geçirecek, hemde günahtan muhafaza olacaktır.
4-) Allah’a giden yolun rükunlarından dördüncüsü: Teheccüd namazıdır:
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
“Gecenin bir bölümünde de sana mahsus fazla bir namaz olarak uykudan kalk, Kur’an ile teheccüd kıl. Umulur ki, Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.” (İsra;79)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Hurayre radıyallahu anh’a şöyle buyurmuştur:
“Ey Ebu Hureyre! Yaşarken, kabirdeyken ve kıyamet gününde Allah’ın rahmetini istiyorsan gece kalkarak namaz kıl. Evinin, yıldızların, ayın aydınlattığı gibi olmasını istiyorsan gece kalk ve namaz kıl.”
Buradaki yıldızlardan maksat şudur. Nasıl insanlar gökyüzüne baktıklarında yıldızları görüyorlar, aynı şekilde melekler de yeryüzüne baktıkları zaman teheccüd namazına kalkan kimselerin evini de bir yıldız gibi parlak görmektedirler.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Size geceleri ibadetle meşgul olmayı tavsiye ederim. Gece namazı sizden önceki iyi ve dindar kişilerin adet ve edebi, Rabbinize yaklaştırıcı, hatalarınızı affettirici, günahlardan alıkoyucu, aynı zamanda bedeni rahatsızlıklardan da tedavi edicidir.” (Tirmizi, İbn Ebi’d-Dünya, İbn Huzeyme)
Allah-u Zülcelal Davud aleyhisselam’a şöyle vahyetmiştir:
“Ey Davud! Akşamın karanlığı yayılınca yatıp sabaha kadar uyuyan kimse, Beni sevdiğine dair iddiasında yalancıdır.”
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“İnsan uyuduğu zaman şeytan kişinin ensesine üç düğüm atarak, her birinde ‘sana uzun uykular’ der. Kişi uyanıp Allah’ın ismini anarsa bir düğüm, abdest aldığında ikinci düğüm, namaza durduğunda üçüncü düğüm çözülür. Böylelikle huzurlu ve temiz bir nefis ile sabahlar. Bunları yapmadığı zaman da tembel ve pis bir nefis ile sabahlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında, gece uyanmadan sabahlayan birinden bahsettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Şeytan onun kulağına bevl etmiştir.” buyurdu. (Buhari, Müslim, Nesai)
İnsanın burada çok dikkat etmesi lazımdır. Kim fecre kadar yatıp sabahladığında şeytan o kimsenin kulağına bevl ederse, mutlaka o kimse o günün ibadetini yapamaz duruma gelir. Öyleki hatalara düşerek ibadetin tatlılığını da alamaz ve herkese ahlaksız davranır. Bunun tersine imsaktan önce kalkan kimse temiz bir nefis ile güne girmiş olur. Herkese güzel ahlakla davranır, ibadetten bir lezzet alır ve günahlardan muhafaza olur. Bu hadis-i şerifte bütün mü’minler için çok büyük bir uyarı vardır. Bu uyarıdan ders almak lazımdır. Mü’min olan kimse gündüz çok yoğun bir işle meşgul olmadığı zaman bir miktar istirahat etme imkanı varsa, imsaktan önce kalkmak, teheccüd namazı kılmak, mü’min kimse için çok kıymetli ve değerlidir. Aynı zamanda ahirette çok büyük mükâfatlar kazanmaya vesiledir.
Şakik-i Belhi: “Kabrimin aydınlık olmasını istedim. Onu gece namazında buldum.” demiştir.
Bazı evliyalar: “Allah yolunda süluk eden bir kimse, bütün gecelerini uyku ile geçirecek olursa, hiçbir feyz alamaz.” demişlerdir.
Bütün bunlardan sonra insan gece uykusundan fedakarlık yaparak korku ve ümit içerisinde Allah-u Zülcelal’e yalvarmalıdır. Bu şekilde yapmadığı zaman tembel ve pis bir nefis ile sabahlar. Nasılki yolculuğa çıkarken hazırlık yapılıyorsa, kıyamet yolculuğunda da kendisine faydalı olacak esvaplara sarılmalıdır.