muhammed raşit (k.s)

  1972 yılı Gavs (k.s.)'ın sevinç yılı. Çünkü O Mevlana Celaleddin'in Şeb-i Arus dediği vuslat ve düğün gecesi anlamında 24 Mayıs'ta Allah'a yürüyorlar. Tabii arkasından müminler, âşıklar, halifeleri ve sofilerin gözleri yaşlı haldeler. Zira Gavs (k.s.), bu âlemden göç etmiştir.          Bu yüzden Seyda (k.s.)  şöyle buyurdular:
      "-Allah (c.c.) Resulü'ne, "Biz seni âlemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey olarak göndermedik. Dolayısıyla Allah Resulü'nün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Resulü'nün varislerindendir. Ben O'nun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz O'nu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam irtihal etti. Nakl-i mekân etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a yönelmeli..  Her şey fanidir."
      Seyda (k.s)'ın bu uyarısı sofileri ferahlatmıştır. Öyle ki Gavs (k.s.)'ın ardından 21 yıl sürecek irşad ve cefa hayatı da başlamıştır artık. Önce, yeterince ihtiyacı karşılayamayan cami genişletilir, hatta iki bölüm olan camiye iki ayrı kapıdan girilir. Dahası camii büyütülürken bir mihrap daha yapılır ve üzerine Altın Silsile'nin şeceresi yazılır. Camiinin alt kısmı ise ziyaretçilerin istirahatları için ayrılır.
      Bu arada şadırvan, iyi niyetle abdest alanlarla dolup taşar.. Hakeza banyolar, akşamdan, geç saatlere kadar hemen hemen doludur. Bilindiği gibi mürşit elinde tevbe, Nakşî yolunun özelliğidir ve tarikata intisab için şarttır. Sonra iki rekât istihare namazı kılınacak, rabıta edilecek, fatihalar okunup Sadat-ı Kiram'ın tarif üzere ruhlarına hediye edilecek ve konuşmadan yatılacak. Bu yolun alâmetifarikası Rabıtatul Mevt’tir zaten. Yani sofi kendini ölmüş, gasl edilmiş, kefene sarılmış farzedecek, mürşidinin kendisini şeytanın tuzaklarından koruması için başında bekliyor bilecek ve böylece mürit hayatı boyunca hizmet etikçe mürşitte himmet edecektir. İşte "Ölmeden önce ölünüz" düsturunun tatbikatı bu yolda böyle tasarlanmış. Dolayısıyla rabıta, sofinin terbiyesi için sağlam bir vasıta. Nitekim Yunus'un, "Bu yol bir gönül içine girmektir" demesi bu gerçeğe işarettir.
      İkna, bu yolun en önemli unsurudur. Sofi iyi olan her şeyin mürşidinin himmetiyle olduğuna kanaat edecek, kötülüğün de nefsinden kaynaklandığına inanacak. Çünkü büyükler buna inanmayanların Sadat-ı Kiram'ın kapısında pay alamayacaklarını söylüyorlar.
      Ve edep... Resulullah (s.a.v.); "Din edeptir" buyuruyor. Mürid, mürşidinin nazarının kontrolünde olduğu bilinciyle, her dem edepli olmaya çalışacak. Boş işlerle uğraşmayıp şeyhinin kanatlarının üzerinde olduğu şuuruyla hareket edecek. Edep aynı zamanda ölçülere riyat etmek demek. Avamın hedefi şeriatın dış ölçülerine uygun amel etmek, seçkin kulların hedefi ise zahir ölçülerin yanısıra zikri de ihmal etmemek ve Allah'tan gayri herşeyi masiva bilmektir. Zira bu yolda edeple hareket eden, lütufla dönüş yapar. Nitekim Kâinatın Efendisi'ne, "Müminlerin en üstünü kimdir diye sorulduğunda, O; "Ahlakça en güzelidir" diye buyurmuşlar. Sofi, tövbe ile kapıyı aralayıp, sekiz şart adabını yerine getirdikten sonra emredilen zikre yapışacak. Hatta bu yolun zikir usulü, mağarada Paygamber (s.a.v.) tarafından Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)'a talim edilen usuldür. Mürid dilini damağa yapıştırıp, kalbinden "Lafza-i Celali" zikredecek. Aynı zamanda her tespih başında, "Allahım maksadım Sen'sin, rızanı dilerim" diye söyleyecek. Bilhassa zikirden maksat, "İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi"dir. Yani maksadım Allah, dileğim ise Allah'ın rızasını kazanmaktır. Öyle anlaşılıyor ki sofi her halükarda hayatının her döneminde,  hatta ve hatta her nefes alışverişinde Allah'ı zikrettiğinin idrakinde olmalıdır.
   Her nefesteki sesin çıkış ve girişi, Allah'ı zikretmek için vardır. Buna Abdulhalık-ıl Gücdevani (k.s.)'nin de belirttiği gibi, "Huşderdem" denir. Yani, nefesini boş yere tüketmemek hali de denir.
    Sofi zahirde (görünüşte) halkla, batında (iç dünyada) Hakk'la olmakla memurdur. Allah (c.c.); "O erkekler ki, onları hiçbir ticaret ve hiçbir alışveriş Allah'ı zikretmekten alıkoyamaz" mealindeki ayette bu manaya işaret eder. Bu hal, "Halvetter encümen" hakikatıdır. Yani kalabalıklar içinde de olsa, gönlün Allah'la beraber olma halidir.
 Yine hakeza sofi, dergâha her bir girişinde ve çıkışında " sefer der vatan " olduğunu düşünecektir. Çünkü insan Allah'ın gurbetindedir.
    Edep, zikir ve rabıta sırasında gafletten kaçınmak gerekir. Edebi kollamamak hüsrandır. Sadat-ı Kiram, edebe riayet ede ede bu günlere geldiler ve inşallah kıyamete kadar da bu edep yolu devam edecektir.  Zira Menzil, önceleri küçük ve kurak bir köydü. Edeb sayesinde şimdi Şah-ı Nakşibendî (k.s.)'nın Kasr-i Arifan-ı olmuş, böylece maddi ve manevi zenginlik diyari haline gelmiştir.
      Tarih 18 Temmuz 1983. Bu Seyda Hazretleri'ni Menzil'den alıp götürdükleri tarihtir. Adına sürgün dediler. Gerçi bir müddet sonra sürgün edemediklerini anladılar. Oysaki irşat evi Gökçeada'ya kaymıştı.
      Bakın Seyyid Fevzeddin Hz.leri (Seyda Hz.lerinin oğlu) Hicreti şöyle anlatıyor:
      "Şevvalin son günüydü. Yani Ramazan'ın sonu, bayramı yapmıştık. Şevvalin son gecesiydi. Akşam namazı ve yatsı namazını müteakip Seyda (k.s.) eve geldi. Biz de eve geliyorduk. Bir baktım Adıyaman Emniyet Müdürü ve Jandarma Alay Komutan Yardımcısı vs. Bunların hepsi bizim avluya geldiler. Dediler ki: Seyda Hazretleri'yle görüşeceğiz. Ben de:
      "-Hayırdır, hangi konuda?"
       Dediler ki:
      "-Bir ifadesi var. Adıyaman'a götüreceğiz. "
       Bunun üzerine dedim ki;
      "-Tamam, biraz bekleyin Seyda'ya haber vereyim"
      "-Yok, biz de geleceğiz" dediler.
       Cevaben;
      "-Ama belki ev müsait değildir."
      "-Yok. Biz bu kapıda bekleriz."
        Ya dedim:
      "-Derdiniz ne? Ben sizleri tanıyorum. Sizler de beni tanıyorsunuz. Siz, buyurun Adıyaman'a, ben babamı alayım, taksiye koyayım, ben önde siz arkada beraber gideriz."
      "-Yok, öyle şey olmaz. Haber ver gidiyoruz.
      Artık mecbur kalaraktan Seyda (k.s.)'ya gidip durumu haber verdim.
       O da:
      "-Olur" dedi.
      Olur deyince, kalktı elbiselerini giydi. Ondan sonra hazırlığını yaptı. Ben de peşi sıra onlarla beraber indim. Polislerin arabasına bindi, baktım ki, bir Jeep orada. Hatta Jeep’in içinde sıkıyönetim komutan yardımcısı var. Komutan  beni gördü ama, çok telaşlı idi.
      Bana dedi ki:
      "-Korkma, bir şey yok. Bu bir ifade meselesi, kimse bilmesin. Sana güvendiğim için, sana söylüyorum. Mecburi ikamete tabi tutacaklar. Yalnız eşya falan varsa, başka birisi onlarla beraber gidecekse (babanla beraber)" deyince ben tekrar geri döndüm ve babamı Abdulgani ile beraber gönderdim. Eee tabii Seyda Hazretleri de gitti. O'nu aldı götürdüler. Derken ikinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün baktım bu iş tamam. Fakat Gavs Hazretleri olsun Seyda Hazretleri olsun ikisi de her zaman şunu söylüyorlar; "Bizim tankımız ve topumuz, misvak ile tespihimizdir." Yani gücümüz misvak ve tespihtir. Malumunuz Misvak, Resulullah (s.a.v.)'ın sünneti seniyyesidir. Dolayısıyla misvak ve tespihin haricinde ne tankımız ne de topumuz var.  Yani hiç bir şeyimiz yok.  Neyse gelelim bundan sonraki gelişmelere. Günler günleri kovalıyordu, bu arada Seyda (k.s) Gökçeada'da deftere her sabah, her gün emniyette imza atıyor. Derken tam bu durum iki sene böyle devam ediyor.
      Hatta bir gün Polisler Seyda (k.s.)'ya dediler ki:
      "-Biz defteri getirir, sana evde attırırız, siz yeter ki yorulmayın, üstelik şekeriniz var, hastasınız da."
      Seyda (k.s.):
      "-Hayır. Madem devletim emretti, hergün bizatihi kendim geleceğim. Bırakın polisi, en ufak bir bekçinizi bile gönderseniz, 1000 km de olsa gelirim. Bırak polisini, bırak jandarmanı, bırak askerini, bir tek senin bekçin bile bana emretse yayan (yürüyerek) gelirim" dedi.  Polisler bu sözlerden ince bir ruh sahibi olduğunu seziyorlar.  Gerçekten de Seyda (k.s.)'nın bu ince anlayışını görmemek elde mi? Devlete sadakat işte bu olsa gerektir.
      Kaldı ki onlar milleti öldürmeye gelmemişler. Başka bir ifadeyle milleti birbirine düşürmek, anarşiyi teşvik için gelmemişler. Bilakis insanların ıslahı için gelmişler. Milleti birleştirmek ve kaynaştırmak için gelmişler. Onlar asla nifak için, ayrılık için gelmemişler. Rahmet için gelmişler. Milleti zulümden, kötülükten, her türlü kötülükten çıkartıp Allah'a kazandırmak, devlete kazandırmak, millete kazandırmak için varlar. Bütün irşatları buydu. Adam sarhoş, sürekli içki içiyor, ne evine, ne de barkına bakıyor, hatta ne devletine, ne de işine bakıyor. Hiç bir işine bakmıyor. Bu tip insanlar geliyor, bir bakıyorsun tövbe ediyorlar. Ondan sonra babasına, anasına ve milletine muti oluyorlar. Tabir caizse her biri A’dan Z’ye her alanda faydalı fertler oluyor.
       İnsan bunları bilirse, onları örnek alırsa, devlete elbette ki asi olmayıp yardımcı olacaklardır.. Aslında Allah dostları devlete hem yardımcı, hem de parasız olan hizmetkârlardır. Kelimenin tam anlamıyla Seyda Hz.lerinin de yaptığı parasız olan bir irşaddır. Durum buydu. Sahabe, malını da, mülkünü de ve hayatını da bu uğurda verirdi. Sahabenin hepsi böyleydi. İnsanları biraraya getirmek, kaynaştırmak, birleştirmek onların biricik vasfı zaten. Ama anlaşılmadı ve anlatamadık. Umarım Türkiye’ye ve Ümmeti Muhammed’e kimin ne kadar büyük bir faydası var zamanla anlaşılır. İnşallah bundan sonra anlayacağız elbet.  Keşke üç tane Seyda Hazretleri gibi daha olsaydı da bugünkü anarşi, bugünkü nifak ve belalar olmasaydı. Çünkü onlar rahmet için geliyorlar. Seyda (k.s); "Nedir bu kadar mühimmat, yeter ki bir bekçi bize haber gönderseydi, kendi arabamla, kendi çocuklarımla gelirdim." "Nedir bu kadar masraf, ne gerek var bu kadar benzin yakmaya, üstelik bu kadar işinden geri kaldılar, bu kadar zaman harcadılar ve dahası vakti boşa harcadılar. Oysa birisi bana yazılı bir kâğıt getirseydi, biz o yazılı olan emri yerine getirip, gelecektik " diyor.
     Bu sözlerden anlaşılan odur ki; Allah ona bu kadar sabır vermiş, akl-ı mustakim vermiş. Buna rağmen bu yol için hiç taviz vermemişlerdir. Ne canından, ne sıhhatinden, ne malından ne mülkünden ve hiçbir şeyinden taviz vermemişlerdir. Allah'a kendisini adamış ve bütün toplumu irşad için, gayret etmişlerdir sadece.