ALLAH’A (C.C) GİDEN YOL
Ve Nefsin tanımı, Mertebeleri
Tevbe-i nasuh, insanın hem zâhirî, hem de bâtınî olarak tevbe etmesidir. Gizli ve aşikâr, sahibi üzerinde günahların iz ve tesirlerinden bir iz ve leke kalmamasıdır. Tevbe-i nasuh yapmak kime nasip olursa dünya ve ahirette bahtiyar olur.
Allah-u Zülcelâl tevbe-i nasuh hakkında şöyle buyurmuştur:
Halidilik
Tasavvufun önemi
Tasavvuf, İslam dininin üzerine inşâ edildiği üç temel mefhumdan biri olan "İhsan"ı kendine gaye edinmiştir. O halde "İhsan"ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesini de daha iyi anlamış olacağız.
Seyyid Muhammed Gamari Hazretlerine:
"Tasavvuf vahy-i semavî midir?" diye tasavvufun kaynağı ve özü hakkında bir soru sorduklarında, şöyle cevap vermiştir:
şems birgün kaybolmuş ortadan.
mevlana "şems" deyu deyu ağlar olmuş.
birgün uzun yoldan bir adam gelmiş.
"şemsi gördüm, şems'ten haberlerim var" demiş.
adam mevlana'nın huzuruna çıkmış
ve anlatmaya başlamış
ipe sapa gelmez tutarsız şeylermiş ama anlattıkları.
mevlana çıkartıp hırkasını vermiş adama
"anlamadın mı adam yalan konuşuyordu" demiş yanındakiler
niye hırkasını verdiğini merak ederek.
"ben" demiş
"yalan haberine hırkamı verdim"
"doğru olsaydı anlattıkları canımı verirdim"
Sülûk ve mücâhede edebi bir kaç nevi üzeredir.
1. (Ve mâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya'budûn) [Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.] (Zâriyât: 56) nass-ı sübhànîsine imtisâlen, kulluktan gayri bütün garazlardan niyyetini tasfiye etmektir. Gerek umûr-u dünyeviyyeden ve gerekse umûr-u uhreviyyeden ve hattâ kalb açıklığı veya velîlik ve kerametlere erişmek gibi bütün gàyelerden ve maksatlardan âzâde, basar u basîretini sırf rızâ-yı Bârî için, her bir tahayyülden münezzeh olan Zât-ı Ecell-ü A'lâ Hazretleri'ne nasb eylemelidir. Bir yönüyle ki, Zât-ı Bârî'yi yine Zât-ı Ecel için istemelidir. Yâni aslâ kötü niyet ve karşılığını bekleyerek değil! Ve kendisinde bunlardan bir şey meydana gelirse, tevbe ve istiğfar etmelidir...
2. Bütün günahlardan tevbe guslüyle gusl edip, nefsini ölü kabul etmelidir. Ve iki rek'at namaz kılıp, tekar dünyaya gelmekten ümidi kesmelidir. Zîrâ tekrar çıkacağını ümîd eden kimse mânen hâriçtir, girmemiştir, halvete dâhil değildir.
Nefesinden her nefesi son nefes bilip salevâtta, halka-i zikirde ve sülûkte ve hiçbir nefeste gàfil olmamalı ki, Mevlâsından gafleti esnâsında ruh bedenden çıkmasın. Zirâ asıl maksat bâtındır.
Müridin ihlâsı şu şekilde olmalıdır:
Mürşidi Rasûlüllah SAV'in nâibi, vekili, halifesi ve zıllullah fil-àlem (Allah'ın dünyadaki gölgesi) olduğunu bilip; mürşid kendisini reddederse, Allah-u Teàlâ ve Rasûlünün de reddetmesine; kabul eylerse, Allah ve Rasûlünün de kabul buyurmasına vesile olacağı itikadında olması gerekir. Bir müridi eğer şeyhi reddecek olursa, şeyhinin şeyhi de kabul etmeyip, ta Rasûlüllah'a kadar hiçbiri kabul etmez.
Mürşidde bir ruhaniyet vardır ki, hiçbir halde müridden ayrılmaz. Bazı müridler bu ruhaniyeti üzerlerinde gördükleri için, uyku zamanlarında bile ayaklarını uzatmaya cesaret edemezlermiş. Bu hali her müridin görmesi mümkün olmasa dahi, görür gibi itikad etmelidir. Bu itikad sayesinde, görmüş olan mürid ile feyizde müsâvi(eşit) olur.
Mürşidin ruhaniyyeti hâlet-i nezi'de, yâni can verirken ve kabirdeki suâl zamanında, müridin yanında hazır olup, sual meleklerinin cevaplarına yardım ederek teselli verir ve korkusunu teskîn eder. Şeytan ise mürşid-i kâmili görünce hemen kaçar, Hazret-i Ömer RA'dan kaçtığı gibi.
Ruhaniyyette hicâb ve perde gibi mânî olacak şey, madde ve müddet yoktur. Ve dahi ihvanlarımızdan bazıları bu hâli müşâhade ettiklerini de beyan etmişlerdir. Bu hâl, kudret-i ilâhiyyeye râcîdir (İzahını Allah-u Teala bilir gibi bir anlamı var) . Ve kudret-i Hakk'a iman etmek gerektir ki, imanın gereklerindendir. Bu gibi şeylerde aklın tasarrufu yoktur. Hemen böylece itikad lâzımdır. Hak Teàlâ mürşidlere, gıyablarında yâni hazır olmadıkları zamanda vâkî olan işleri görecek göz ve işitecek kulak verdiğine itikad eylemelidir... Her ne kadar mürşid kendisine bildirmezse de, öylece itikad etmek gerektir. Şu hadîs-i kudsîde:
(Lâ yezâlül-abdü yetekarrebü ileyye bi'n-nevâfili hattâ uhibbehû, fe izâ ahbebtühû küntü sem'ahüllezî yesmeu bihî ve basarahüllezî yebsuru bihî) [Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.] buyruldu. Başka bir rivâyette; (Febî yesmeu ve bî yebsuru ve bî yebtışu ve bî yemşî ve bî yentıku)[Benimle duyar, Benimle görür, Benimle tutar,Benimle yürür ve Benimle konuşur.] vârid oldu.